Cübbeli Hoca’nın Diyalog Tenkidi 11 Sene Önceye Dayanır

Cübbeli Hoca’nın Diyalog Tenkidi 11 Sene Önceye Dayanır

Daha düne kadar Gülen’e methiyeler düzmüş, ona övgü için seri kitaplar kaleme almış olanların ve onu göklere çıkarma yarışına girişmiş olan bazılarının şimdilerde Cübbeli Hoca ile FETÖ arasında münasebet kurma çabaları maatteessüf ülkenin araştırma-analiz seviyesini de ele veren, içler acısı hâlimizi ortaya koyan bir durumdur. Ülkemizdeki yazar-çizer taifesinin bu seviyede olması ülkemiz için oldukça acıdır. Satırlarımıza, bu üzüntüyü derinden hissederek ve dertlenerek başlamış bulunuyoruz.

Cübbeli Ahmed hoca efendinin diyalog eleştirisi sadedinde; sohbetlerinde yer alan sözlü eleştirileri hatta o konuya hasrettiği müstakil vaazları, kaleme almış olduğu; Üç Büyük Tehlike/3 Vasiyetim, ‘Yahudi ve Hristiyanlar Cennet’e Girecek Diyenler Cennet’e Giremez’ (kolektif) şeklindeki kitapları muhakkak önemlidir. Muhtelif kitaplarında yine bu konuya temas ettiği pasajları, Kasr-ı Ârifân, Lalegül gibi dergilerdeki ilgili makaleleri de hatırlanmalıdır.

Bunları esasında bilmeyen yok! Buna rağmen hoca efendinin mahpusluk sürecinde yaşanan birtakım hâdiselerle bağlantı kurularak yakın zamanda ortaya atılan bazı iddialar da bunlara eklenerek ironik tarzda kurgusal bir yaklaşım sergilemekten ve kamuoyunu bu yönde aldatıp etkilemekten de çekinmiyorlar. Biz bile buraya kadar kaleme almış olduğumuz paragrafların içeriğine tekrar baktığımızda karşılaştığımız manzaradan rahatsızlık duyuyoruz; fakat bu kurguları ortaya sürenlerin yüzleri hiç kızarmıyor.

2006 Senesine Kadar Götürülebilen Eleştiriler

Hoca Efendi’nin de kendisine karşı başlatılmış olan bu kampanyaya karşı, diyalog ve FETÖ ile ilgili daha evvelki konuşmalarından demetler sunarak bir savunmaya yöneldiği görülüyor. Takip edebildiğimiz kadarıyla bu paylaşımlar 2009 senesine kadar geriye götürülebilmiş durumda. Oysaki hocanın diyalog eleştirilerini 2006 senesine kadar götürebilmek mümkün.

2000’li yılların başından beridir ülkedeki ‘ilmî gündemi’ takip ettiğimizden hangi tarih aralığında kimin neyi savunduğuna şahitlik etme fırsatı bulduk. Diyalog faaliyetlerinin bu ülkedeki geçmişi ve Gülen örgütlenmesinin bu faaliyete duhulü epeyce geriye götürülebilirse de, yapının ivme kazandığı ve konuyla ilgili özel araştırmacılar dışında kalan kesim tarafınfan fark edildiği yıllar daha çok 1997 sonrasına tekabül eder. Özellikle 1999 senesindeki II. Abant toplantısı ve 2000 senesindeki Harran Toplantısı, diyalogun niyetini izhar açısından ciddî önem taşır. Sonrasında da bu kapsamdaki faaliyetlerin artık maddî-mânevî desteklenmesi gereken meşrû, hatta destek verilmemesi nâkısa kabul edilecek faaliyetler olduğu fikrinin kamuoyunun nazar-ı itibarına Diyanet’in açık yayınlarıyla servis edildiği yıllar gelir. O dönemlerde diyalog aleyhinde yazan-çizen kalemlerin sayısının çok az olduğunu hatırlıyoruz. 2000’li yılların başına ait eleştirileri, o yılların ilmî gündemini yakından takip etmiş olanlar bilebilirler ancak.

Cübbeli Ahmed Hoca Efendi’nin diyalog faaliyetlerine dair eleştirilerini 2006 senesine kadar götürebilmenin mümkün olduğunu söyledik. Özellikle siyasette de yer edinmeye başlamış olan yapının bu faaliyetine o yıllarda yöneltilmiş olan eleştiri, kayda değer bir yaklaşım olarak görülmelidir. Bilhassa bu senelerin, Dinler Arası Diyalogun beynelmilel gelişimi konusunda etkin isimlerden biri olan Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın, ‘Diyanet İşlerinden Sorumlu Bakan’ olarak kabinede görev yaptığı (2002-20011 yılları arasını kapsayan) döneme tekabül ettiği hususu ayrıca değerlendirilmelidir. Yani az sonra iktibas edeceğimiz eleştirinin, sözü edilen faaliyetlerin siyasî irade tarafından en üst perdeden desteklendiği seneler olduğu önemle dikkate alınmalıdır.

O sene neşredilmiş olan Rûhu’l-Furkan Tefsiri’nin 12. Cildinden bahsediyoruz. Bilindiği üzere bu tefsir Mahmud Efendi (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin riyâsetinde, Cübbeli Ahmed Hoca Efendi’nin başında bulunduğu heyet tarafından yazılıyordu. Cübbeli Hoca(nın başında bulunduğu heyet), diyalogun batıl olduğunu o ciltte yer alan bir pasajda özellikle belirtmiş. Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, hanîf Müslümanlardan; muvahhid mü’minlerden olduğunu söylemesi yönünde bir hitap içeren En‘âm Sûresi’nin 163. âyet-i kerîmesi tefsir edilirken maddelendirilmiş olan açıklamalardan birinde o dönem ortaya artık iyice dökülmüş ve geniş bir kesim tarafından da sahiplenilmiş olan diyalog faaliyetlerinin batıl olduğu açıkça beyan edilmiş.

d) Bu kadar büyük hakikatler ortadayken, zamanımızda din konusunda yetkili geçinen birilerinin çıkıp, “Takrîbü’l-Edyân” (Dinler Arası Diyalog)dan bahsetmeleri, ne kadar asılsız bir iddiadır.

 

Allâh-u Te‘âlâ’nın gönderdiği tek din İslâm’dan ibaret olup, bütün peygamberler Müslüman ve bunların evveli Muhammed (Aleyhisselâm) iken, ortada “Dinler” diye bir şeyden söz edilecek durum mu vardır ki, araları bulunmaya çalışılsın?!

Tefsirin İlgili Kısımlarına Ait Görseller

RuhulFurkan sayfa2Ruhulfurkan_KapakRuhul Furkan12_Ic

Hoca efendinin -buraya dercetmiş olduğumuz- diyalog eleştirileri döneminde yaşı itibarıyla henüz ana-babalarıyla bile diyaloga geçmemiş, o günlerde kısa pantolon giyen veletlerden olanların şimdilerde sosyal medyada ve farklı mecralarda hocayı bu konu üzerinden eleştirmeye çalışmalarının da trajikomik bir durumun ifadesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz. Herkes biliyor kimin ne olduğunu…

Reklamlar

Ehl-i Sünnet’e Atalar Dini Diyen Kâfirler

Atalar Dini

Ehl-i Sünnet Atalar Dini mi? / Biz mi Koyunuz yoksa Onlar mı?

‘’sürüyle giden yalnızca kıç takip eder’’ denilmiştir…

Gelenek ifadesi, Müsteşriklerin kendi inanışlarını ve din anlayışlarını tanımladıkları şekilde, aynı zamanda bu bakış açıları doğrultusunda hadîs/sünnet için de kullandıkları bir terimdir. Bu ifade, dînin aslına savrulan ilk darbeleri bertaraf eden ulemanın şiddetle karşı çıktığı ifadelerden biriydi daha düne kadar. Bugünse maalesef, Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip olduğunu deklare eden kimselerin dahi sünnet/hadîs ya da bu yapıyı temsil eden ana damarı, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i tanımlayıp ifade ederken kullanabildikleri bir terim haline gelmiştir. Artık normalleşmiştir yani kısacası. Her şeyden önce sünnet yerine gelenek ifadesini kullanmaktan kaçınmamız gerekiyor.

Gelenek dediğimiz şey, an’ane, örf, adet, görenek gibi unsurların bütününü içine alan, insanî unsurlar taşıyan -en mühimi de- insan kaynaklı bir kavrama tekabül eder. Fakat ‘’dinî gelenek’’ dediğimiz vakit işin rengi değişir. Yahudi ve Hıristiyanların –Mûsevî ve Îsevî damardan kopmuş olan- vahye dayandıramadıkları dinlerini ‘’tradition (gelenek)’’ olarak ifade etmelerinin sebebi de budur. Bu aynı zamanda vahiyden kopuşun, insanlar tarafından ortaya konulmuş bir dîni benimseyişin de açık bir itirafı niteliğindedir. Kısacası gelenek; bir yapıyı doğrularıyla olduğu gibi, aynı zamanda yanlışlarıyla da birlikte iltizam ederek benimseyip sahiplenmek ve –nesilden nesile aktararak- sürdürmektir.

Sünnet ifadesi yerine gelenek kelimesini monte etmek isteyenlerin bakış açısı ve gayeleri de sünnetin vahiyle irtibatını kopartıp klasik geleneğe hamledilmesini sağlamaktır. Zira vahye dayanan sünnet, asılları itibariyle tanıştı(rıldı)ğı toplumun örfünü, an’anesini, göreneğini yani bu anlamdaki kültürel geleneğini süzgecinden geçirerek –sahih örf olarak- kabul eden ya da -fâsid örf diyerek- reddeden capcanlı bir yapıdır. Sünnetin örfe bakan/dayanan kısmında bir kısım değişiklik söz konusu olabilirse de, bu yapı genel itibariyle değişime ve yeniden tanımlanabilmeye imkân vermeyen bir karaktere, bir kalıba sahiptir.

Sözü kısa tutacak olursak, asıl amaç: bu değişim ve dönüşüme kapı aralamak ve bu kapıyı araladıktan sonra mutfağa kadar girmek suretiyle işin başına geçmek, suyun başını tutmaktır. Kötü niyetli, kem gözlü bu fikir zalimlerinin işin başına tamamen geçebilme adına dün olduğu gibi bugün de ev halkından bazılarını kullanmaktan imtina etmediklerini hep birlikte yakından müşahede etmekteyiz.

Bu evin halkından olan, dışarıda kotarılmış plan ve projelerin adamları, pirincin ya da şekerin içindeki beyaz taşlar, bir diğer ifadeyle kuzu postuna bürünmüş çakallar bugün: ‘’geleneği dinleştirdiler, bir indirilmiş din vardır bir de geleneğin din diye takdim edildiği uydurulmuş din…’’ sloganlarıyla propaganda yapmaktadırlar. İndirilmiş din gibi bir derdi olmayan Müsteşriklerin jargonuyla sünneti taca attıktan sonra vahye ait olanla olmayanı birbirinden nasıl tefrik edebileceklerdir acaba?

Bu tavrı son tahlilde, Kur’ân ve Sünnetle problemi olmayan bir adamın sergileyebilmesi mümkün değildir. Müslümanların –bazı oryantalistleri dahi hayran bırakarak- geliştirdikleri isnâd sisteminin güvenilirliğini tarihe ve tedvine şahit olmadan pervasızca tartışmaya açarak bindikleri dalı kesmekten zevk duyan bu gürûh, imanda tahkiki telkin hatta emreden Ehl-i Sünnet’i gelenek diyerek hatta ‘’atalar dini’’ söylemini yönlendirerek ötekileştirmeyi, taklitçi, atalarına (âlimlerine) körü körüne bağlanmış sürü psikolojisiyle hareket eden koyunlar olmakla itham etmeyi, suçlayıp tahkir etmeyi nakarat edinmişlerdir.

“Bu din 1400 sene bozuk bir şekilde gelmiş de şimdi siz mi düzeltecek, ıslâh edeceksiniz, diyenlere, Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e karşı Câhiliyye Arapları, Mekkeli Müşrikler de böyle söylüyorlardı” demelerinin altında da bu düşünceleri yatmaktadır.

 

Biz Mi Koyunuz Yoksa Onlar Mı?

Burada karşımıza birbirine taban tabana zıt iki farklı yapı çıkmış oluyor.

Birinci yapıyı; kafası çalışan akıl sahibi herkesin kabul ettiği şahitlik sistemiyle asıllarını ve esaslarını vahye dayandıran, Kur’ân’ı evlerine inenlerden, hadisleri peygamberinin bizzat dilinden, ilmi ise bizzat sadrından alanlardan tevârüs edilmiş, her asırda titiz kalburların eleğinden ince ince elenerek geçen, kalburüstü muhakkik ve müdekkik âlimlerin denetiminde her asırda muhafaza edilerek büyük bir emek, büyük bir çaba, büyük bir aklın ve üstün bir samimiyetin, ihlasın taşıdığı yapıyı mesaisi ve gücü yetmesi durumunda tahkikle, yetmemesi durumunda ise taklitle takip edenler oluşturuyor.

İkinci yapıyı ise: vahiyle irtibattan tamamen uzak olduğu gibi böyle bir derdi de olmayan fasid akıl ve batıl fikir sahiplerini, pis deha ve bozuk zihin karakterlerinin masabaşı üretiminden ibaret saldırı planlarıyla ve hainlikleri mucibince hareket eden aşağılık şahıslarla bazı müfsidlerin kenarda köşede kalmış şazzlarını da çölde mal bulup heyecanlanmış mağribi edasıyla akıl, mantık, insaf ve vicdanı devre dışı bırakarak takip edenler oluşturuyor.

Kimdir koyun, kimdir sürü, hangisidir bu iki yapıdan? Asırların Kur’ân’a ve Sünnete şahitlik edenlerini takip edenler mi koyundur, yoksa Oryantalistlerin çöplüğünde din arayanlar mı?

*kuzusundan oğlağına, koçundan koyununa, tekesinden keçisine bütün küçükbaş hayvanlardan özür dileyerek…

Ahmed Hulûsi ve Burç Tarîkatı Tehlikesi

Ahmed Hulûsi ve Burç Tarîkatı Tehlikesi

ahmedhulusi

Örgüt ve derin yapılanmalardan söz açıldığında; ‘şunun alternatifi bu, bunun yerini şu alacak’ şeklinde, benzer isimlerin arayışına girilir. Konu PDY olduğunda bu böyledir. Bu yapının yerine düşünülen yapı nasıl bir yapıdır? Hepimize yaşatılmış olan tecrübede olduğu gibi, tek parçalı mıdır; yoksa çok parçalı mı?

Bu gibi tartışmalarda kimi isimler pek önemsenmez; kayda değer görülmezler. Bu kadar gözler önündeyken aynı zamanda gözden ırak olmayı da başarabilmektedirler. Başlı başına bu durum bile ciddî bir soru işareti değil midir?

Bu topraklarda yaşayan genç mü’minlere rol model olarak sunulan Mustafa Ceceli’nin patlak veren son hâdisesinde de adı geçen Ahmed Hulûsi’den bahsedeceğiz.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

 

İstanbul’da Hatimle Terâvîh Kılınacak Câmiler -2017-

İstanbul’da Hatimle Terâvîh Kılınacak Câmiler -2017-

BEHRUZAĞA ODABAŞI C. ŞEHREMİNİ MAH MEVLANAKAPI CAD NO:140 FATİH/İST YUSUF FERŞATEFENDİOĞLU – K.K.Ö.*ABDULLAH KARAKAŞ – İ.H.
HEKİMOĞLU ALİPAŞA C. CERRAHPAŞA MAHALLESİ HEKİMOĞLU ALİPAŞA CADDE NO: 119 FATİH / İSTANBUL NURETTİN GÜNDOĞAN – Baş İ.H.
HOCA ÜVEYZ C. AKŞEMSETTİN MAHALLESİ SARIGÜZEL CADDE FATİH / İSTANBUL MEHMET ALİ KAYA – İşçi*BEHÇET KÖMEÇ – İşçi
İSKENDERPAŞA C. İSKENDERPAŞA MAH SARIGÜZEL CADDESİ NO:7 FATİH/İST YAŞAR ATAR – İ.H.*RAMAZAN MANTAR – İşçi
MİHRİMAH SULTAN C. KARAGÜMRÜK MAHALLESİ FEVZİPAŞA CADDE FATİH / İSTANBUL ÂDEM KÜÇÜK – İ.H.*FATİH AKPINAR – M.K.
MİHRİNAZ HATUN C. KARAGÜMRÜK MAHALLESİ FEVZİPAŞA CADDE FATİH / İSTANBUL MEHMET ZENGİN – İşçi*ZEKERİYA ÖZTÜRK – Kayyum
MURATPAŞA C. MURAT PAŞA MAHALLESİ VATAN VE MİLLET CADDESİ NO:1 FATİH/İSTANBUL SUAT SARICA – M.K.*İBRAHİM KÖSEM – M.K.
MUSTAFA MUSLİHİDDİN YARHİSAR C ZEYREK MAH. KADI ÇEŞME SOK NO:63 FATİH İSTANBUL ALAUDDİN TOPAK – İ.H.*İSMAİL YEŞİLYURT – İ.H.
NİŞANCI MEHMETPAŞA C. ATİKALİ MAHALLESİ NİŞANCA CADDE NO: 23 FATİH / İSTANBUL SALİM ÇELEBİ – İ.H.
SANKİYEDİM C. SİNANAĞA MAH KIRBACI SOK N:45 ABDULLAH KUTLUOĞLU – İ.H.*EYÜP GÖZE – İ.H.
SOFTA SİNAN C. MOLLA GÜRANİ MAHALLESİ SOFTA SİNAN SOKAK FATİH / İSTANBUL İBRAHİM HAKKI BİLGİN – İ.H.
SOĞANAĞA C. SARAÇ İSHAK MAHALLESİ NUR SOKAK NO: 1 FATİH / İSTANBUL DAVUT KÖSE – İ.H.
ŞEHZADEBAŞI C. KALENDERHANE MAH. ŞEHZADE CADDESİ NO:70 FATİH/ İSTANBUL İSRAFİL KİRACI – Baş İ.H.*GALİP USTA – Cezaevi Vaizi*ERCAN ÇAKIROĞLU – İ.H.*ÖNDER SOY – İ.H.*BAHATTİN ÇÖREK – Baş İ.H.*OĞUZHAN BAHTİYAROĞLU – M.K.*PROF. DR. ABDULLAH EMİN ÇİMEN – Öğretim Üyesi*HASAN TOK – M.K.*İSHAK KIZILASLAN – Diyanet İşl.Uzm.*ESAT ŞAHİN – Baş İ.H.*HÜSEYİN YILDIZ – İ.H.*MUHAMMET AYYILDIZ – K.K.Ö.*HASAN KARA – Baş İ.H.*MEHMET DÜMAN – İ.H.*HALİT TÖRÜN – M.K.*İBRAHİM KÖSEM – M.K.*ABDULLAH GİRAY – M.K.
TAHİRAĞA C. CİBALİ MAH KARADENİZ CAD. ESRARDEDE SOK. NO:15 FATİH/İSTANBUL MUHAMMED HATİP – İ.H.
YAVUZ SULTAN SELİM C. BALAT MAHALLESİ YAVUZ SELİM CADDE FATİH / İSTANBUL ABDULLAH KILIÇ – İ.H.

Anayasa Değişikliği Sonucunda Olan Meclis Başkanlığı’na Oldu

16 Nisan halkoylaması neticesinde resmî olarak hayata geçen Anayasa değişikliğinde sistem yönünden mühim bir ayrıntı gözden kaçmış gibi görünüyor. İşin bu tarafının konuşulduğuna ya da yazıldığına hiç şahit olmadım. Belki gözden kaçırmış olabilirim düşüncesiyle görselleri, videoları ve yazıları taradım; fakat bu konuyla ilgili bir gündeme yine rastlayamadım.

Söz konusu değişiklikle birlikte TBMM Başkanlığı olanca ağırlık ve önemini yitirmiş görünüyor. Bu vazife her dönem hayatî bir vazifeydi. Cumhuriyet tarihi boyunca her dönem sus payı oldu. Vazife bekleyenlerin gönlü, bu görevle alındı. Güçlü simalar bu koltukla avutuldu. Fethi Okyar, Karabekir, Cebesoy, Orbay, Bülent Arınç ve Cemil Çiçek gibi isimler bu koltuğun sihriyle içeride gösterilip dışarıda bırakılan ağır toplardan sadece birkaçı…[1]

Bu vazifeyi değerli kılan asıl husus; Meclis Başkanlığı vazifesinin Cumhurbaşkanı’na yurt dışı ziyaretleri, hastalık gibi durumlarda vekâleti kapsayan ve onun yetkilerini kullanabilmeyi sağlayan bir vazife olması idi. 106. Maddedeki değişiklikle bu vazife de değişmiş, Meclis Başkanlığından bu vazife alınmış oldu. Cumhurbaşkanı’na artık yardımcısı vekâlet edecek ve o yetkileri kullanacak…[2]

Anayasa değişikliğiyle beraber Meclis Başkanı’nın ağırlığı noktasında gündeme gelmesi gereken bir diğer konu seçimlerin yenilenmesine dahli. 116. Madde Cumhurbaşkanı’nın seçimlerin yenilenmesine yönelik kararını TBMM Başkanına danışarak almasını salık veriyordu; bu madde de değişti. Meclis Başkanıyla artık böyle bir şey için istişareye lüzum görülmedi.[3]

Söz konusu değişikliklerle birlikte TBMM Başkanını ‘ayırt edici’ ve özel kılacak pek bir tarafın kalmadığını düşünüyor, değişikliğin bu noktaya bakan yönü tartışılmasa ya da tartışmaya değer bulunmasa bile, önümüzdeki ilk Meclis Başkanlığı seçiminde gündeme gelebileceğini tahmin ediyorum.

Dipnotlar

[1] TBMM Meclis Başkanları listesi için bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye_Büyük_Millet_Meclisi_başkanları_listesi  (e.t. 09.05.2017)

[2] Değişiklikle birlikte yürürlükten kaldırılan metin:
F. Cumhurbaşkanına vekillik etme
Madde 106 – Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar, ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

Değişiklikle birlikte yürürlüğe giren metin:
F. Cumhurbaşkanı yardımcıları, Cumhurbaşkanına vekâlet ve bakanlar
Madde 106 –
… Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde kırk beş gün içinde Cumhurbaşkanı seçimi yapılır. Yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanlığına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

… Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır…

[3] Değişiklikle birlikte yürürlükten kaldırılan metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi
Madde 116 –
Bakanlar Kurulunun, 110 uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99 uncu veya 111 inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde; kırk beş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Başbakanın güvensizlik oyu ile düşürülmeden istifa etmesi üzerine kırk beş gün içinde veya yeni seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başkanlık Divanı seçiminden sonra yine kırk beş gün içinde Bakanlar Kurulunun kurulamaması hallerinde de Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Değişiklikle birlikte yürürlüğe giren metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi
Madde 116 –
Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.

Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır…

Faruk Beşer’in Tasavvuf, Tarîkat ve Cemaatler Hakkında Yazdıklarına Dair

İnsanlardan biri çıkacak senelerce fıkıh okuyup yazacak, akademilerde hocalık yapacak, F. Gülen’den ilhamla bu işlere girdiğini söyleyecek, Onun fıkhını anlamaya dair bir işe girişip kitap yazacak, fetvaları güzelleyebilmek için her yönden girip çıkacak tuhaf tuhaf şeyler yazacak, kâğıdı ve kâğıdın elde edildiği ağacı ziyan edecek, onun dalını, gövdesini ve kökünü heba edecek yetmeyecek tutacak hanımlara özel fetvalar yazıp içini şazzlarla doldurup taşıracak…

En acayibi de kendisine yöneltilmiş tasavvufi mesaile müteallik sorulara, müctehid olarak deklare edilmesine karşın, tasavvufun kaynaklarından bakma, tetkik tahkik etme, araştırma soruşturma gibi işlere hiç girişmeden kafasına göre, anladığı ve anlatıldığı kadarıyla değerlendirme yapıp basitçe hafifçe cevaplar verecek, bu hürriyeti(!) sonuna kadar kullanacak.

Ama haklı tabii ki, rabıta, tevessül vb. gibi konulara indirgenemez tasavvuf. Çünkü o, tasavvufu kalburüstü allame zahidlerin zühdüne tahsis etmiştir. Tekke kültürü insanların geneline bakan terbiye metotlarını görmez o. Fakihtir sözde, insanların dertleriyle ilgilidir yeri geldiğinde psikolojiden dalar, sosyolojiden dalar ama mesele Tarîkat-Tasavvuf çizgisi olduğu zaman buna ihtiyaç hissetmez. Çünkü zihin farklı kodlanmış, niyet bozuk bir defa. Müctehidlik, fakihlik burada işlemez. Hâlbuki biraz kurcalasa bahsettiğim mesailin tasavvuftan ziyade bizzat alanı olan Fıkhın konusu olarak ele alınıp değerlendirdiğini görecektir ama o bunu zaten bilir de bildikleri, bu konularda devreye girmez. Dedik ya bir yerde bir bozukluk var.

Sonra Selefî-Tasavvuf vurguları… Bu işte işin psikolojisini, sosyolojisini anlayamamak, algılayamamaktır. Seyr-i Sülûk tecrübesinin ne olduğunu kavrayamamaktır. ”Selef yaptı mı, yoksa yapmadı mı kardeşim?” sorusunun, sihirli ifadesinin sihrine, büyüsüne kapılıp da bir tecrübeyi silip aklınca, zihinlerde ve algılarda temizlik yapmaktır. Çünkü bu iş ona kalmış, ona kadar kimse yapamamıştır. Bu günlerde sürekli tasavvuf vurguları, tasavvuf yazıları, tasavvufun bilirkişisi olarak tv programlarına filan katılmalar bilmem neler anlayabilmek mümkün değil.

İşi-gücü bırakıp da biraz sakal bırakınca böyle mistik bir havaya bürününce o tasavvufi mesaili ilimden uzak bir yaklaşımla kesip kesip biçen birisi ne oldu da tasavvufun bilirkişisi, otoritesi kesildi? Nasıl olsa o kadar övenler, yüceltenler, methiyeler düzenler, müctehid olarak takdîm edenler var. Bunların arasında karınca kararınca küçük bir eleştiri de oluversin dedik sadece. Allah var güzel gidiyorsunuz. Rabbim yolunuzu açık etsin, geçmişte devrilen çamları unutmadan.

Not. Bu yazı; Faruk Beşer’in Yenişafak Gazetesindeki bir yazısı üzerine 5 Şubat 2015 tarihinde kendisine twitter üzerinden yazmış olduğumuz ve karşılığında bizi engellediği yazıdır.

Erişim için bkz. https://twitter.com/search?l=&q=from%3Ayucelkarakoc%20since%3A2015-02-01%20until%3A2015-02-07&src=typd

ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

sahnedeki-manyak

ABD Başkanlık Seçimleri Aynı Zamanda Dünyanın Seçimi mi Olacak?

Bir aksilik olmaz, başlarına bir iş gelmezse 8 Kasım 2016’da tekrar seçim olacak… ABD’de iki grup etken, Başkanlık sistemi de zaten buna müsaade ediyor ancak. Sonuçta iki partili bir sistem gerçekleşmiş oluyor, yanında senato vs. lobi faaliyetleriyle bu iş böylece uzayıp gidiyor.

Tuhaf bir seçim sistemi var açıkçası. İki güçlü partiden biri: Cumhuriyetçiler, diğeri: Demokratlar. Obama, 4+4 sınırını doldurduğu için önümüzdeki seçimde aday olamıyor.

Seçimi muhtemelen Cumhuriyetçiler kazanacak. Yeni gelişmeler bekliyor, başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyayı. İki grubun arasında metodoloji yönüyle dağlar kadar fark olsa da, Demokratların Yahudi lobisinin etkisi altında bulunmaları sebebiyle bu fark ortadan kalkmış gibidir. Cumhuriyetçilerin Evangelist destekli olduğunu hatta politikalarını, ideolojilerini büyük ölçüde bu doğrultuda belirlediklerini, Pentagon’un da aynı zihniyete sahip olduğunu, CİA’nın da aynı menheci esas aldığını ayrıca belirtmemize gerek yok.

Demokratlar ve Cumhuriyetçiler

Dolayısıyla Demokratlar her ne kadar Evangelistler’in karşı olduğu bir yapı olsalar da, Yahudilere ve Ermenilere göbekten bağlı oluşları onların, farklı bir politikanın izlerini sürme imkanını ellerinden alıyor. Yani son tahlilde ABD’de Başkan çıkaracak olan bu iki yapı aynı pisliğin farklı renkte olanından başka bir şey değiller. Aralarında tatbikat yönünden birtakım farklılıklar vardır sadece. Cumhuriyetçiler, Pentagon ve CİA ile birlikte Siyonizm uğruna direkt olarak müdahil olmayı, fiili müdahaleyi savunurken, Demokratlar ise daha çok taşeronla, ‘’dünya liderine’’ sahip ülkeleri ve kendilerini öyle sanan daha başka ülkeleri ‘’maşa’’ olarak kullanmak suretiyle, ekonomik ve siyasi manipülasyonlarla, finansal eylemlerle iş görmeyi tercih ederler.

Dünyanın yakın siyasi tarihini incelediğiniz vakit ABD’de, Cumhuriyetçilerin iktidarda olduğu dönemlerde Ortadoğu başta olmak üzere dünyada fiili işgalleri, Demokratların iktidarda olduğu dönemlerde ise ilgili ülkelerde ekonomik krizleri, çöküşleri, iç savaşları ve iktidar, yönetim hatta komple sistem değişiklikleri görürsünüz. Cumhuriyetçiler başa geldiğinde diğer ülkelere Başkan tarafından, Başkanlık düzeyinde ayar verilirken, Demokratlar başa geldiğinde ise birtakım sarışın sözcüler üzerinden ayar verilir. Her ne kadar kimse bu sarışınların verdiği ayarla ilgilenmeyip, ekşisözlük vb. platformlarda görülebileceği gibi onlar hakkında farklı şeyler düşünseler de, adamlar sonuçta ayarı öyle ya da böyle vermiş olurken bizimkiler fantezileriyle kalmış olurlar.

Yahudiler, Masonlar, Martin Luther ve Protestanlık, Evangelizm… Hepsi de altına bir şeyler karalanılası başlıklar… Siyonizm zeminli Evangelizm, ABD yönetimini şekillendiren en baskın zihniyet. Eski Ahit’i kabul etmeleri sebebiyle Yahudilerin kıyamet haberleriyle şekillenmiş bir ideoloji. Hatta Busch’ların bağlı bulunduğu Baptizm ve Metodizm kollarının Hıristiyanlığı ve Yahudiliği birleştirmiş bir mezhep olduklarını da hatırlatmak gerekir. Demokrat Parti liderlerinin mesela Clinton’un –ve şimdi aday adayı olan Bayan Clinton’un- aksine Obama da bir Evangelist’tir. Obama’yı Cumhuriyetçilerin aday yaptırdığı söylenir, zenci olması sebebiyle Demokrat Partinin oylarının düşürülmesi ve Cumhuriyetçilerin başa gelmesi için ama bu eğer gerçekten bir plan ise tutturulamamış bir plandır. Demokrat Parti aday adaylarından öne çıkan, Kocasının kendisini Monica Lewinski ile boynuzladığı (bunu da Cumhuriyetçilerin tezgâhladığı gün gibi aşikârdır) Hillary Clinton. Cumhuriyetçilerin aday adayları arasında en kuvvetli görünen adaylar; Scot Walker ile Busch’lardan Jeb Busch. (Lewinski skandalını tekrar hatırlattım, Clinton’un onunla ne yaptığını merak ettiğimden değil de, seçim kampanyasında Cumhuriyetçiler bunu Clinton’a karşı kullanacak olmaları sebebiyle, gündeme tekrar geleceği için şimdiden ön belleğe almış olalım diye.) Bir de fazla şans tanınmayan Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul var.

Dış Politikayla ilgili bir şeyler zırıldayıp Kürdistan sözü vermiş. Rand Paul’a buradan şunu hatırlatarak sözlerimizi bitirelim: ‘’Rand Paul! Bizim buralarda şöyle bir söz vardır; ‘Söz vermek, başka bir şey vermeye benzemez.’ Bilmem sizin oralarda nasıl söylerler…’’

İlk olarak 3 Mayıs 2015 Pazar günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

Sahnedeki Manyak Amerikan’ın Başını Yakacak

Amerikan’ın başını yiyip çöküşüne sebep olacak serserinin, manyağın biri ne zaman çıkacak da Amerika’yla kalmayıp dünyanın idaresine ve siyasetine nasıl kastedecek; ortalığın tozla duman, kanla revan olmasına nasıl sebep olacak derken bu akıbete göz kırpan tuhaf bir başkan adayı peydah oluverdi magazinlerden haberlere…

Stratejistlerin öngörülerine karşın, her şey bu kadar çabuk nasıl olabilir ki falan diyerek iç geçirirken, kadın satmakla ticarete atılmış olan adamın torunu, sebebini bilemediğimiz ve de anlayamadığımız; ABD Başkanlarının çapsızlardan seçilme teamülünün seviyesizlik, hadsizlik ve liyakatsizlik yönünden finalinin başrol oyuncusu olacak, İslâm ve insanlık düşmanı Trump’un sahne aldığı görüldü kader tiyatrosunun perdesi aralandığında. Ne diyebiliriz ki, biz yalnızca seyirciyiz. Duamız olur, dileğimiz olur. Mazlumların âhında feryad ü figân edin. Düşkünlerin kanıyla oluşturduğunuz kan gölünüzde yine kendiniz boğulun…

İlk olarak 10 Haziran 2016 Cuma günü Facebook’ta yayınlanmıştır.