Ahmed Hulûsi ve Burç Tarîkatı Tehlikesi

Ahmed Hulûsi ve Burç Tarîkatı Tehlikesi

ahmedhulusi

Örgüt ve derin yapılanmalardan söz açıldığında; ‘şunun alternatifi bu, bunun yerini şu alacak’ şeklinde, benzer isimlerin arayışına girilir. Konu PDY olduğunda bu böyledir. Bu yapının yerine düşünülen yapı nasıl bir yapıdır? Hepimize yaşatılmış olan tecrübede olduğu gibi, tek parçalı mıdır; yoksa çok parçalı mı?

Bu gibi tartışmalarda kimi isimler pek önemsenmez; kayda değer görülmezler. Bu kadar gözler önündeyken aynı zamanda gözden ırak olmayı da başarabilmektedirler. Başlı başına bu durum bile ciddî bir soru işareti değil midir?

Bu topraklarda yaşayan genç mü’minlere rol model olarak sunulan Mustafa Ceceli’nin patlak veren son hâdisesinde de adı geçen Ahmed Hulûsi’den bahsedeceğiz.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

 

Reklamlar

Anayasa Değişikliği Sonucunda Olan Meclis Başkanlığı’na Oldu

16 Nisan halkoylaması neticesinde resmî olarak hayata geçen Anayasa değişikliğinde sistem yönünden mühim bir ayrıntı gözden kaçmış gibi görünüyor. İşin bu tarafının konuşulduğuna ya da yazıldığına hiç şahit olmadım. Belki gözden kaçırmış olabilirim düşüncesiyle görselleri, videoları ve yazıları taradım; fakat bu konuyla ilgili bir gündeme yine rastlayamadım.

Söz konusu değişiklikle birlikte TBMM Başkanlığı olanca ağırlık ve önemini yitirmiş görünüyor. Bu vazife her dönem hayatî bir vazifeydi. Cumhuriyet tarihi boyunca her dönem sus payı oldu. Vazife bekleyenlerin gönlü, bu görevle alındı. Güçlü simalar bu koltukla avutuldu. Fethi Okyar, Karabekir, Cebesoy, Orbay, Bülent Arınç ve Cemil Çiçek gibi isimler bu koltuğun sihriyle içeride gösterilip dışarıda bırakılan ağır toplardan sadece birkaçı…[1]

Bu vazifeyi değerli kılan asıl husus; Meclis Başkanlığı vazifesinin Cumhurbaşkanı’na yurt dışı ziyaretleri, hastalık gibi durumlarda vekâleti kapsayan ve onun yetkilerini kullanabilmeyi sağlayan bir vazife olması idi. 106. Maddedeki değişiklikle bu vazife de değişmiş, Meclis Başkanlığından bu vazife alınmış oldu. Cumhurbaşkanı’na artık yardımcısı vekâlet edecek ve o yetkileri kullanacak…[2]

Anayasa değişikliğiyle beraber Meclis Başkanı’nın ağırlığı noktasında gündeme gelmesi gereken bir diğer konu seçimlerin yenilenmesine dahli. 116. Madde Cumhurbaşkanı’nın seçimlerin yenilenmesine yönelik kararını TBMM Başkanına danışarak almasını salık veriyordu; bu madde de değişti. Meclis Başkanıyla artık böyle bir şey için istişareye lüzum görülmedi.[3]

Söz konusu değişikliklerle birlikte TBMM Başkanını ‘ayırt edici’ ve özel kılacak pek bir tarafın kalmadığını düşünüyor, değişikliğin bu noktaya bakan yönü tartışılmasa ya da tartışmaya değer bulunmasa bile, önümüzdeki ilk Meclis Başkanlığı seçiminde gündeme gelebileceğini tahmin ediyorum.

Dipnotlar

[1] TBMM Meclis Başkanları listesi için bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye_Büyük_Millet_Meclisi_başkanları_listesi  (e.t. 09.05.2017)

[2] Değişiklikle birlikte yürürlükten kaldırılan metin:
F. Cumhurbaşkanına vekillik etme
Madde 106 – Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar, ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

Değişiklikle birlikte yürürlüğe giren metin:
F. Cumhurbaşkanı yardımcıları, Cumhurbaşkanına vekâlet ve bakanlar
Madde 106 –
… Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde kırk beş gün içinde Cumhurbaşkanı seçimi yapılır. Yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanlığına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

… Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır…

[3] Değişiklikle birlikte yürürlükten kaldırılan metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi
Madde 116 –
Bakanlar Kurulunun, 110 uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99 uncu veya 111 inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde; kırk beş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Başbakanın güvensizlik oyu ile düşürülmeden istifa etmesi üzerine kırk beş gün içinde veya yeni seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başkanlık Divanı seçiminden sonra yine kırk beş gün içinde Bakanlar Kurulunun kurulamaması hallerinde de Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Değişiklikle birlikte yürürlüğe giren metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi
Madde 116 –
Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.

Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır…

Faruk Beşer’in Tasavvuf, Tarîkat ve Cemaatler Hakkında Yazdıklarına Dair

İnsanlardan biri çıkacak senelerce fıkıh okuyup yazacak, akademilerde hocalık yapacak, F. Gülen’den ilhamla bu işlere girdiğini söyleyecek, Onun fıkhını anlamaya dair bir işe girişip kitap yazacak, fetvaları güzelleyebilmek için her yönden girip çıkacak tuhaf tuhaf şeyler yazacak, kâğıdı ve kâğıdın elde edildiği ağacı ziyan edecek, onun dalını, gövdesini ve kökünü heba edecek yetmeyecek tutacak hanımlara özel fetvalar yazıp içini şazzlarla doldurup taşıracak…

En acayibi de kendisine yöneltilmiş tasavvufi mesaile müteallik sorulara, müctehid olarak deklare edilmesine karşın, tasavvufun kaynaklarından bakma, tetkik tahkik etme, araştırma soruşturma gibi işlere hiç girişmeden kafasına göre, anladığı ve anlatıldığı kadarıyla değerlendirme yapıp basitçe hafifçe cevaplar verecek, bu hürriyeti(!) sonuna kadar kullanacak.

Ama haklı tabii ki, rabıta, tevessül vb. gibi konulara indirgenemez tasavvuf. Çünkü o, tasavvufu kalburüstü allame zahidlerin zühdüne tahsis etmiştir. Tekke kültürü insanların geneline bakan terbiye metotlarını görmez o. Fakihtir sözde, insanların dertleriyle ilgilidir yeri geldiğinde psikolojiden dalar, sosyolojiden dalar ama mesele Tarîkat-Tasavvuf çizgisi olduğu zaman buna ihtiyaç hissetmez. Çünkü zihin farklı kodlanmış, niyet bozuk bir defa. Müctehidlik, fakihlik burada işlemez. Hâlbuki biraz kurcalasa bahsettiğim mesailin tasavvuftan ziyade bizzat alanı olan Fıkhın konusu olarak ele alınıp değerlendirdiğini görecektir ama o bunu zaten bilir de bildikleri, bu konularda devreye girmez. Dedik ya bir yerde bir bozukluk var.

Sonra Selefî-Tasavvuf vurguları… Bu işte işin psikolojisini, sosyolojisini anlayamamak, algılayamamaktır. Seyr-i Sülûk tecrübesinin ne olduğunu kavrayamamaktır. ”Selef yaptı mı, yoksa yapmadı mı kardeşim?” sorusunun, sihirli ifadesinin sihrine, büyüsüne kapılıp da bir tecrübeyi silip aklınca, zihinlerde ve algılarda temizlik yapmaktır. Çünkü bu iş ona kalmış, ona kadar kimse yapamamıştır. Bu günlerde sürekli tasavvuf vurguları, tasavvuf yazıları, tasavvufun bilirkişisi olarak tv programlarına filan katılmalar bilmem neler anlayabilmek mümkün değil.

İşi-gücü bırakıp da biraz sakal bırakınca böyle mistik bir havaya bürününce o tasavvufi mesaili ilimden uzak bir yaklaşımla kesip kesip biçen birisi ne oldu da tasavvufun bilirkişisi, otoritesi kesildi? Nasıl olsa o kadar övenler, yüceltenler, methiyeler düzenler, müctehid olarak takdîm edenler var. Bunların arasında karınca kararınca küçük bir eleştiri de oluversin dedik sadece. Allah var güzel gidiyorsunuz. Rabbim yolunuzu açık etsin, geçmişte devrilen çamları unutmadan.

Not. Bu yazı; Faruk Beşer’in Yenişafak Gazetesindeki bir yazısı üzerine 5 Şubat 2015 tarihinde kendisine twitter üzerinden yazmış olduğumuz ve karşılığında bizi engellediği yazıdır.

Erişim için bkz. https://twitter.com/search?l=&q=from%3Ayucelkarakoc%20since%3A2015-02-01%20until%3A2015-02-07&src=typd

ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

sahnedeki-manyak

ABD Başkanlık Seçimleri Aynı Zamanda Dünyanın Seçimi mi Olacak?

Bir aksilik olmaz, başlarına bir iş gelmezse 8 Kasım 2016’da tekrar seçim olacak… ABD’de iki grup etken, Başkanlık sistemi de zaten buna müsaade ediyor ancak. Sonuçta iki partili bir sistem gerçekleşmiş oluyor, yanında senato vs. lobi faaliyetleriyle bu iş böylece uzayıp gidiyor.

Tuhaf bir seçim sistemi var açıkçası. İki güçlü partiden biri: Cumhuriyetçiler, diğeri: Demokratlar. Obama, 4+4 sınırını doldurduğu için önümüzdeki seçimde aday olamıyor.

Seçimi muhtemelen Cumhuriyetçiler kazanacak. Yeni gelişmeler bekliyor, başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyayı. İki grubun arasında metodoloji yönüyle dağlar kadar fark olsa da, Demokratların Yahudi lobisinin etkisi altında bulunmaları sebebiyle bu fark ortadan kalkmış gibidir. Cumhuriyetçilerin Evangelist destekli olduğunu hatta politikalarını, ideolojilerini büyük ölçüde bu doğrultuda belirlediklerini, Pentagon’un da aynı zihniyete sahip olduğunu, CİA’nın da aynı menheci esas aldığını ayrıca belirtmemize gerek yok.

Demokratlar ve Cumhuriyetçiler

Dolayısıyla Demokratlar her ne kadar Evangelistler’in karşı olduğu bir yapı olsalar da, Yahudilere ve Ermenilere göbekten bağlı oluşları onların, farklı bir politikanın izlerini sürme imkanını ellerinden alıyor. Yani son tahlilde ABD’de Başkan çıkaracak olan bu iki yapı aynı pisliğin farklı renkte olanından başka bir şey değiller. Aralarında tatbikat yönünden birtakım farklılıklar vardır sadece. Cumhuriyetçiler, Pentagon ve CİA ile birlikte Siyonizm uğruna direkt olarak müdahil olmayı, fiili müdahaleyi savunurken, Demokratlar ise daha çok taşeronla, ‘’dünya liderine’’ sahip ülkeleri ve kendilerini öyle sanan daha başka ülkeleri ‘’maşa’’ olarak kullanmak suretiyle, ekonomik ve siyasi manipülasyonlarla, finansal eylemlerle iş görmeyi tercih ederler.

Dünyanın yakın siyasi tarihini incelediğiniz vakit ABD’de, Cumhuriyetçilerin iktidarda olduğu dönemlerde Ortadoğu başta olmak üzere dünyada fiili işgalleri, Demokratların iktidarda olduğu dönemlerde ise ilgili ülkelerde ekonomik krizleri, çöküşleri, iç savaşları ve iktidar, yönetim hatta komple sistem değişiklikleri görürsünüz. Cumhuriyetçiler başa geldiğinde diğer ülkelere Başkan tarafından, Başkanlık düzeyinde ayar verilirken, Demokratlar başa geldiğinde ise birtakım sarışın sözcüler üzerinden ayar verilir. Her ne kadar kimse bu sarışınların verdiği ayarla ilgilenmeyip, ekşisözlük vb. platformlarda görülebileceği gibi onlar hakkında farklı şeyler düşünseler de, adamlar sonuçta ayarı öyle ya da böyle vermiş olurken bizimkiler fantezileriyle kalmış olurlar.

Yahudiler, Masonlar, Martin Luther ve Protestanlık, Evangelizm… Hepsi de altına bir şeyler karalanılası başlıklar… Siyonizm zeminli Evangelizm, ABD yönetimini şekillendiren en baskın zihniyet. Eski Ahit’i kabul etmeleri sebebiyle Yahudilerin kıyamet haberleriyle şekillenmiş bir ideoloji. Hatta Busch’ların bağlı bulunduğu Baptizm ve Metodizm kollarının Hıristiyanlığı ve Yahudiliği birleştirmiş bir mezhep olduklarını da hatırlatmak gerekir. Demokrat Parti liderlerinin mesela Clinton’un –ve şimdi aday adayı olan Bayan Clinton’un- aksine Obama da bir Evangelist’tir. Obama’yı Cumhuriyetçilerin aday yaptırdığı söylenir, zenci olması sebebiyle Demokrat Partinin oylarının düşürülmesi ve Cumhuriyetçilerin başa gelmesi için ama bu eğer gerçekten bir plan ise tutturulamamış bir plandır. Demokrat Parti aday adaylarından öne çıkan, Kocasının kendisini Monica Lewinski ile boynuzladığı (bunu da Cumhuriyetçilerin tezgâhladığı gün gibi aşikârdır) Hillary Clinton. Cumhuriyetçilerin aday adayları arasında en kuvvetli görünen adaylar; Scot Walker ile Busch’lardan Jeb Busch. (Lewinski skandalını tekrar hatırlattım, Clinton’un onunla ne yaptığını merak ettiğimden değil de, seçim kampanyasında Cumhuriyetçiler bunu Clinton’a karşı kullanacak olmaları sebebiyle, gündeme tekrar geleceği için şimdiden ön belleğe almış olalım diye.) Bir de fazla şans tanınmayan Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul var.

Dış Politikayla ilgili bir şeyler zırıldayıp Kürdistan sözü vermiş. Rand Paul’a buradan şunu hatırlatarak sözlerimizi bitirelim: ‘’Rand Paul! Bizim buralarda şöyle bir söz vardır; ‘Söz vermek, başka bir şey vermeye benzemez.’ Bilmem sizin oralarda nasıl söylerler…’’

İlk olarak 3 Mayıs 2015 Pazar günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

Sahnedeki Manyak Amerikan’ın Başını Yakacak

Amerikan’ın başını yiyip çöküşüne sebep olacak serserinin, manyağın biri ne zaman çıkacak da Amerika’yla kalmayıp dünyanın idaresine ve siyasetine nasıl kastedecek; ortalığın tozla duman, kanla revan olmasına nasıl sebep olacak derken bu akıbete göz kırpan tuhaf bir başkan adayı peydah oluverdi magazinlerden haberlere…

Stratejistlerin öngörülerine karşın, her şey bu kadar çabuk nasıl olabilir ki falan diyerek iç geçirirken, kadın satmakla ticarete atılmış olan adamın torunu, sebebini bilemediğimiz ve de anlayamadığımız; ABD Başkanlarının çapsızlardan seçilme teamülünün seviyesizlik, hadsizlik ve liyakatsizlik yönünden finalinin başrol oyuncusu olacak, İslâm ve insanlık düşmanı Trump’un sahne aldığı görüldü kader tiyatrosunun perdesi aralandığında. Ne diyebiliriz ki, biz yalnızca seyirciyiz. Duamız olur, dileğimiz olur. Mazlumların âhında feryad ü figân edin. Düşkünlerin kanıyla oluşturduğunuz kan gölünüzde yine kendiniz boğulun…

İlk olarak 10 Haziran 2016 Cuma günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

 

Kürt Siyasal Hareketinin Dünü-Bugünü Hareket Tarzı ve Manevraları

Kürt Siyasal Hareketinin Dünü-Bugünü Hareket Tarzı ve Manevraları

kurtsiyasal

Biline ki, işin içerisinde Ermeniler vardır, ASALA vd. Ermeni menşeli örgütlerle, köken olarak Ermeni olan fakat farklı görünen kimselerin başını çektiği; ‘TİKKO, TKP/ML’ vd. örgütler sahnededir. 80 sonrası marjinal sol grupların hareketlerinin artık Komünist bloğun, ardından da Rusya’nın tamamen çökmüş olması sebebiyle heyecan vermemesi, eski heyecanı yeşertecek ‘’kürtçülük’’ akımının zemin olarak seçilmesine sebep olmuş ve sahneye Kürdistan İşçi Partisi yani PKK çık(artıl)mıştır.[1] Bir dönem sadece silahlı örgüt olarak faaliyet gösteren kürtçülük hareketi, Türkiye’nin AB sürecinde adımlar atmasıyla yani 1987’de AB’ye tam üyelik başvurusu yapmasıyla birlikte[2] ‘kürt siyasal hareketi’ vasıtasıyla artık siyasi platformda sahne almıştır.

İşin buraya kadar özetlemeye çalıştığım kısmını bu kadarla bırakarak geçmiş bulunuyorum. Bizim merkez sağ blok ANAP-DYP şeklinde ikiye bölünmüş bir vaziyette[3] birbiriyle dalaşarak memleketin senelerini çarçur ederken, ‘’herifler alfabede harf bırakmadı’ diyerek parti ve oluşum isimleriyle maytap geçtiğimiz Kürt siyasal hareketi, küçümsemeden ve dikkatli bir bakış açısıyla inceleyelim bakalım bu zamana kadar neler yapmışlar.

Siyasi Bir Dönüşüm ve Tümleşim Hikâyesi

Bu Kürt Siyasal Hareketi evvela SHP ile seçim ittifakı yaparak HEP olarak meclise girer. Sonra bu partilerinin kapatılma ihtimaline karşılık, bir başka parti kurarlar (önce ÖZEP, sonra ÖZDEP) ama bunlara gerek kalmaz, o parti de HEP’e katılır, daha sonra başka sebeplerle bu parti kapatılmadan önce DEP kurulur, vekiller zaten DEP’e geçmiş oldukları için belli bir kısmı ceza almaktan yırtarlar. Ayrıca HEP, yerel seçime de: ‘’Devrimci Seçim Bloku’’[4] olarak girer ve belediye meclisi üyelikleri falan kazanır…

Zaman geçip devran döner, HADEP’ti, DEHAP’tı derken ‘’Demokratik Toplum Hareketi’’ adı altında daha kapsamlı bir hareket söz konusu olur ve bu hareket de partileşir. DTP bu noktada önceki yapılardan farklıdır zira Sosyalist Enternasyonal’de ve Avrupa Sosyalist Partisinde gözlemcilik gibi bir konumları da (bu konumlar da son derece önemlidir) söz konusu olmuştur. Her neyse, DTP idi derken nihayetinde BDP kurulur ve bu yolla epey bir faaliyet gösterirler. Demokratik Toplum Hareketinin tabanını genişletmek maksadıyla, sivilleri de içine alan, geniş kapsamlı bir başka hareket söz konusu olur ilerleyen zamanda: Demokratik Toplum Kongresi… Devamında sivillerin de desteği; takvimler 2011 senesini gösterdiğinde, bir deli saçmalığından ibaret olup pratiği ise asla söz konusu olmayan, ancak capslere malzeme olabilecek kadar karikatürize bir ‘’özerklik ilanı’’nı da beraberinde getirir.

Burası işte önemli bir dönüm noktasıdır. 2007 ve 2011 seçimlerinde artık 20’ye yakın partiden oluşan, blok halinde hareket etmeyi başarabilen Demokratik Toplum Hareketi (bunların hepsinin oylarını toplasanız % kaç eder ki diye hafife almayın), BDP’yi seçimden sonra da bırakmaz ve yerel seçimlere de bu isimle girerek pek çok (yüzün üzerinde) belediyeyi alır. Daha sonra partinin ismi DBP’ye dönüştürülür, Demirtaş’ı aday göstererek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destekler ve kurulmuş olan HDP ile de 2015 Genel Seçimlerine girerler.

Buraya özellikle dikkat edelim. Artık DBP ve HDP şeklinde iki parti vardır. Mevcut Belediye Başkanlarının kahır ekseriyeti DBP’dendir, bir kısmı ise HDP’den. Milletvekilleri ise HDP’dendir; ve her iki parti de eş-başkanlık sistemiyle yönetilmektedirler. Tekrar vurgulamak isterim ki: BDP kapatılmadan ismi değişip DBP olmuş, ayrıca bir de HDP kurulmuştur. Doğu-Güneydoğu bölgesinde, kürtçülüğü ön plana çıkaran DBP faaliyet gösterirken, Batı’da daha çok marjinal solcularla, ibnelerin-lezbiyenlerin ve feministlerin oylarına da oynayan, geniş kitleye hitap eden, 40’a yakın parti ve grubun desteğinden oluşan bu yapı, böyle şümullü bir blok halinde hareket etmektedir.

Kısmî Başarılarını Neye Borçlular?

Kısacası burada dış destekli, parlamento, lobi ve diasporaların desteğiyle hareket eden, önü de öyle veya böyle açılmış bir hareket vardır muhakkak; buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Buna mukabil bu bloğun siyasi platformdaki hareket tarzını da iyi incelemek gerekmektedir. Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa gibi ülkelerdeki solcuların siyasi mekanizmayı kullanma başarısını kendilerine emsal kabul edip bu memlekette adım adım tatbik etmiş olan bu yapı, sağdaki oluşumların siyasi başarısızlıklarının aksine, demokrasi oyununu, bütün kurallarını ve taktiklerini işletmek suretiyle başarılı bir şekilde oynayarak bu günlere kadar gelmişlerdir.

 

Bundan sonra neler olacağını hep birlikte göreceğiz…

Daha önce 28 Eylül 2015 Pazartesi, 12:30’da Facebook’ta yayınlanmıştır.

Dipnotlar

[1] ASALA-PKK ilişkisi hakkında söylenecek çok söz vardır. ‘’Şifre Çözüldü – Masonlardan Türkiye’ye Kanlı Hediye: Asala-Pkk’’ adlı kitap konuyla ilgili tavsiye edilebilecek kitaplardan sadece birisidir. Ayrıca Zeynep Karakaş imzalı, ‘’Ermeni Örgütü: Asala’’ konulu yüksek lisans tezi de yine tavsiye edilebilir çalışmalardandır.

[2] Konunun AB’ye bakan yönü, söz konusu yapının mantalitesindeki ve hareket tarzındaki değişiklikleri etkileyen en önemli boyutudur. Ermenilerin ilk etapta Ermeni Soykırımını kabul ettirme hedefleri ve ileride o topraklarda bir Ermeni Devleti kurma politikaları, Türkiye’nin AB’ye girmesi-girmemesi noktasında iki farklı metodu gündeme getirmiştir. AB’ye girmemesi durumunda tamamen silahlı ve Uluslararası baskıyı tercih eden bir metot, girmesi durumunda ise siyasal zemini kullanmak suretiyle, siyasal yönden kazanılacak federasyon yahut özerklik kazanımına dayanan bir metot… Tam üyelik başvurusuyla bu metot belirttiğimiz şekilde siyasal metoda evirilmiştir. Bildiğiniz üzere Ermeni Diasporası, Türkiye’nin AB yolundaki ilerleyişinin önüne hep ‘’Soykırım’’ kabulünü dayamıştır.

[3] Milli Görüş ve Ülkücü Harekete bir şey demiyoruz merkez sağdan daha farklı olduklarından kendilerini bir başka partiyle temsil etme yönündeki tercihleri normal karşılanmalıdır fakat merkez sağda konuşlanmış bu iki partinin ayrı bir şekilde hareket etmeleri Türk siyasetini zayıflatmaktan, işleyişi sekteye uğratmaktan başka bir şeye hizmet etmemiştir.

[4] Söz konusu, ‘Kürt Siyasal Hareketi’ olduğunda, en çok dikkat edilmesi gereken işte bu bloklardır. Sırasıyla; Devrimci Seçim Bloku, Demokratik Toplum Hareketi, Demokratik Toplum Kongresi, 2007’de ‘Bin Umut Adayları’ adıyla; DTP, ÖDP, EMEP ve SDP ittifakı, 2011 Seçimlerinde: Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku ya da Sol tandanslı yaklaşık 20 partiden oluşan bir ittifak. Bundan sonra: ‘’Halkların Demokratik Kongresi’’ şeklindeki, ibnelerin-lezbiyenlerin de dâhil olduğu, kürtün, alevinin, solun her türlüsünün, solcunun envaiçeşidinin oluşturduğu parti ve kuruluşlardan müteşekkil yaklaşık 35 ayrı grubun ittifakıyla kurulmuş bileşendir. Burada Alevî desteğini de ayrıca zikretmek gerekmektedir.

Araştırmacılara Belgeler.com Bağlamında Küçük Bir Nostalji

Araştırmacılara Belgeler.com Bağlamında Küçük Bir Nostalji

Araştırmacılara Belgeler.com Bağlamında Küçük Bir Nostalji
ya da
Atılan Bir Kazık ve Yeni Nesil Hırsızlık Hikâyesi

belgelercom2

2000’lerin başından itibaren ‘Türkiye’nin En Büyük Belge ve Doküman Paylaşım Sitesi’ sloganıyla yayın hayatına başlamış, birçok dosya formatının depolanması ve paylaşımına imkân sağlayan, milyonları aşmış üye sayısı ve hesapsız tıklanma seviyesi sayesinde, sayısız tez, e-kitap ve makaleyi kısa zamanda bünyesinde topladıktan sonra günün birinde (21 Ekim 2013 olmalı) ‘veda ediyoruz’ diyerek sahipleri tarafından -mevcut arşiviyle- birlikte bir anda, sürpriz bir şekilde ortadan kaldırılan belgeler.com[1] platformundan bahsediyoruz…

O zamanlar ne tez arşivi, ne üniversitelerin tez-makale veritabanları, ne İsam-İsav-İfav vb. gibi kuruluşların doküman indirmeye imkân sağlayan arayüzleri, ne scribd, academia gibi doküman siteleri (Türk ve Türkçe paylaşım yapan üye sayısı ve araştırmacıları tatmin edecek kemmiyyet ve keyfiyette Türkçe doküman birikimi yönünden değerlendiriyoruz), ne de günümüzün yaygın pdf kitap ve doküman siteleri bulunuyordu. Bu sebeple, belgeler.com sitesi, araştırmacılar için hayati önem haiz, hiçbir meraklının müstağni kalamayacağı bir platformdu…

O zamanlar internette aktif bir şekilde seyahat eden her bir araştırmacının yüzleştiği acı bir gerçek olmuştur eminim. Heyecanla tıklandığında ‘elveda’ yazısıyla karşı karşıya kalarak o anda ne yapacağını bilememek ve hiçbir alternatife de yönelememek… Ekşi Sözlükte[2] bile hakkının teslim edilmediğini söyleyebiliriz.

Ellerindeki arşivi ne yaptılar bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki, Belgeler.com’da bulunan pek çok dosya, doküman ve tez, günümüzde erişilebilir ve indirilebilir durumda değil. O belgelere erişmek isteyenler bugün artık, ya ücretli üyelik talep eden sitelere, ya (o arşivde bulunmasına rağmen sonradan basılmış olmak sebebiyle) kitapçılara ya da tıpkıbasım e-kitap olarak o eserleri dijital âleme kazandıracak meraklı ve ilgili kimselere muhtaç durumdalar.

Kapanma sebebi olarak maddiyatı ve buna benzer gerekçeleri zikretseler de, bu gerekçeler tatmin edici olmaktan son derece uzak. İşi abartmak istemem ama o kadar emek vermiş olmaları sebebiyle kandırılmış ve aldatılmış birçok insan (üye ve kullanıcı) bıraktılar geride. Kimseden para-pul almadılar belki ama emekleri, vakitleri ve dokümanları çalıp gasbettiler. Bu düpedüz hırsızlıktı! Yaptıkları iş gerçekten büyük bir işti, vedaları da, veda ederken attıkları kazık da en az yaptıkları iş kadar büyük oldu…

[1] http://www.belgeler.com/
[2] https://eksisozluk.com/belgeler-com–2588216?p=3

Marifet Dergisinin Derdi Hadis Müdafaası mı yoksa Cübbeli mi?

Marifet Dergisinin Derdi Hadis Müdafaası mı yoksa Cübbeli mi?

slider

Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü hoca efendinin, Yâsîn-i Şerîf tefsiri ile başlayan Kâdı Beyzâvî tefsir derslerinin ilkinde hadisler, muhaddisler ve hadis usulüne ilişkin birtakım sözleri[1], hayli yankı uyandırdı. Oysaki bu sözleri yeni sarf etmiyordu. Her fırsatta dillendirmiş olduğu bu tavrını seneler öncesine ait, Vehhâbîlere reddiye niteliğindeki ‘Hadislere İmân’ başlıklı, sonradan vcd’ye dönüştürülerek satışa sunulmuş ve yazıya da deşifre edilmek suretiyle kitap olarak da basılmış bulunan vaazında[2] tafsilatıyla beyan etmiş idi. Hoca efendi aynı görüşleri, söz konusu tefsir dersinden yine çok önceleri, Ebubekir Sifil hoca efendiyle zuhur etmiş olan tartışmasında da detaylarıyla aktarmıştı.[3] Daha önce konuşulmuş ve Cübbeli Ahmed hoca efendinin anlayış ve tavrında ısrarcı olması sebebiyle kapanmamış olan konunun sanki hiç gündeme gelmemişçesine adeta bir infial biçiminde tartışma gündemine yeniden taşınmış olması, konunun ilmî tartışma ve insaftan ziyade kin, garez ve husumete dönüşmüş olduğunun göstergelerindendir.

Kin, garez ve intikam duygusu güden, kendileriyle iyiyken iyi, kendilerinin aleyhinde en küçük bir söz ya da tavır söz konusu olduğunda ise bir anda en kötüye dönüşebilen, opürtünist edasıyla her konuyu fırsata dönüştürmeye çalışan, işlerine geldiğinde hocanın yüzüne gülüp işlerine gelmediği anda hemen hasım kesilen tuhaf kimselerin başında da Marifet Derneği mensupları gelmektedir. Cübbeli hocanın hadis ilmîne ilişkin beyanlarını, onların da dergilerinde tenkit malzemesi edinmeleri, bu husumetin temayüz ettiği son gelişmelerden biri olmuştur. Bundan sonra ne olur ve iş nereye varır; bunu hep birlikte bekleyip göreceğiz…

Abdulfettah Kevserî… Kimdir, necidir, yoksa bilinen birinin kullandığı müstear bir isimden mi ibarettir; günü geldiğinde bu gerçek de ortaya çıkacaktır nasılsa. Bu yazarın ilginç bir hareket tarzı vardır. Marifet dergisinde ne zaman ki devleti, hükümeti, bazı kurum ve kuruluşları ya da İsmâilağa Cemaati mensubu olup da kamuoyu tarafından tanınan kimseleri hedef tahtasına oturtan veya câmiâ içi meseleleri konu edinen bir yazı görseniz, altında, derneğin adeta ‘’Molla Kâsım’’ rolüne soyunmuş gibi bir edayla hareket eden Abdulfettah Kevserî’nin imzasını da beraberinde görürsünüz.[4] Marifet ekibinin Cübbeli hocayı tenkit teşebbüsünde de bu zâtın imzasının bulunması, geçmiş yazılarındaki çizgisi ve dikkat çektiğimiz tavrıyla beraber düşünüldüğünde, ayrıca bir problem teşkil etmektedir. Bir başka problem de Abdulfettah Kevserî’nin yazısından evvel gelen grafiklerin, ‘’Cübbeli Ahmed Hocanın Hadis İlmi Garabeti’’ başlıklı yazıdan farklı oluşudur. Bu gidişattan, ‘’İşlerin En Hayırlısı Orta Olanlarıdır’’ konusuna dair bir yazının planlandığı fakat dergi baskıya gitmeden hemen önce bu yazının çekilerek yerine, Cübbeli Ahmed hoca tenkitini içeren yazının -son dakika- sürüldüğü anlaşılmaktadır.[5]

Son asra damga vurmuş, tecdîd faaliyetinin önemli şahsiyetlerinden olmuş bu iki büyük zâtın ismini cem ederek oluşturulmuş bu müstear ismin, böyle fitne-fücur işlerine alet edilmesi, üzerine konuştuğumuz derginin ve bilhassa bu ismi kullanarak yazan zâtın ilme ve ulemaya verdiği kıymetin de derecesini göstermektedir. Bu iki mübârek âlimin isimleri, bu tür politikalara âlet edilecek isimler midir Allah aşkına?..

Sözde Hadis Müdâfiî Bu Zât Neyi Bekledi?

Hadis, hadis usulü ve cerh-ta‘dîlin ehemmiyetinden ve muhaddislerin mücadelesinden bahseden yazar, Cübbeli hocanın sözlerini tenkit ettikten ve kendisini tevbeye davet ettikten sonra:‘’Bu zamana kadar malum hocamızın hadis ilmi ile alakalı ve hadislerle yaptığı sohbetlerindeki yanlışlıklara dair cemaat içi tartışmaların olmaması için susmayı tercih etmiştik,’’[6] demektedir. ‘’Hadis ilmini küçümsemek dini yıkmaktır’’,[7] ‘’uydurma hadisle amel etmeyi meşru görmek, haramı helal yapmaktır,’’[8] sözlerini sarf eden, konuyu bu derece hayati bir mevkide gören şahıs, bu dinin yıkılmasını, haramın helale dönüştürülmesini cemaat içi tartışmalardan daha mı az önemli görmüştür?

Marifet dergisindeki bu yazının kaleme alınmasının arka planında, Marifet ekibinin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendirilmesine yönelik haberlerin çıkmış olması ve bu durumun Cübbeli Ahmed hocanın katılmış olduğu bir televizyon programındaki sözlerine bağlanması mı yatmaktadır?[9] Bu manidar makale işbu haliyle, hadis müdâfiîliğinden çok kurşun askerliği ve maddî menfaatlere dayalı, hastalıklı bir husumeti işaret etmektedir.

Mevzû Hadis Nakletme Garabetini Mevzû Hadis Naklederek Eleştirme Garabeti

‘’Tasavvuf uleması mevzu hadisleri kitaplarına bile bile almamışlardır. Çünkü mevzu olduğu bilinen hadisleri kitaplara almak, halkın arasında mevzu hadisleri yaymak demektir ki, (bu) haramdır,’’[10] ifadelerini kaydeden zâtın yazısının henüz girişinde isnâdın ve sıhhat-zaaf değerlendirmesinin ehemmiyetini beyan ettikten sonra: ‘’O yüzden Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hadis ilmi ile iştigal eden kişilere halifelerim demiştir,’’[11] şeklinde, sıhhat-zaaf değerlendirmesine göre uydurma olan[12] bir hadise yer vermiş olması da yazarımız açısından son derece talihsiz bir durumdur.

Yazar, Cübbeli Ahmed hocayı; uydurma hadisleri nakletmek, uydurma hadislerin naklini savunmakla hadis ehli ve sûfileri karşı karşıya getirmek, Vehhâbîlerin ekmeğine yağ sürmek, Ehl-i Sünnet’in hadis anlayışını Ankara ekolü ve modernist ilahiyatçıların alaya alması için zemin oluşturma gibi bir dizi suçlamaya tabi tutmakta ve onun bu yaptıklarının tamamını (hadis ilmindeki) cehaletine bağlamaktadır. Suçlamalarını müteakip İsmâilağa cemaatini hadis konusunda Cübbeli hocanın iddiaları karşısında tebriye etmeye çalışan ve bu makalesiyle mevzû‘ hadis nakli ve kaydı konusunda sağlam bir iş yaptığını düşünen yazar, kaleme almış olduğu makalesinden sonra aynı mecmuanın yine aynı sayısında, sadece birkaç sayfa sonra mevzû‘ rivâyetlerden oluşan bir konunun geldiğinden de muhtemelen habersizdir.

Yazısını, cemaatini kurtarmış olmanın verdiği huzur ve Cübbeli Ahmed hocayı eleştirmiş olmanın vermiş olduğu dayanılmaz hafiflikle tamamlamış görünen kalemşörün bu yazısından sadece birkaç sayfa sonra,[13] Cübbeli Ahmed hoca efendinin, nakilde bulunmakla en çok tenkit edildiği Safûrî’ (ya da Saffûrî)nin Nüzhetü’l-Mecâlis’inden[14] ‘sene başı-sene sonu’ duâlarının kaydedilmiş olması sahiden de ‘’bu ne perhiz, bu ne turşu’’ darb-ı meselini hatırlatmaktadır. Hadis müdâfiî geçinen Abdulfettah Kevserî, mutad yazılar yazdığı mecmuânın bir sonraki sayısında (hadi opsiyonlu davranalım) ya da ilerleyen sayılarında, Muharrem Ayının ve âşûrâ gününün fezâîline dair uydurma haberleri kaydetmiş bulunan yazarı ve dergisinin buna müsaade eden politikasını da tenkit ede(bile)cek midir?

Sözünü ettiğimiz duâ ve fazîletlerden önce gelen: ”Cevâhiru’l-hams, Na‘tü’l-bidâyâ ve Nüzhetü’l-Mecâlis gibi eserlerde zikredilen rivâyetlere göre Muharrem ayında yapılacak duaların birçok faziletleri vardır. Bu duâlar, keşif ehli âlimler ve sâlih zâtlar tarafından mücerreb olduğu için bizler de burada zikrediyoruz‘’[15] şeklindeki takdîm yazısı da Abdulfettah Kevserî’nin: ‘’uydurma olduğu bilinen hadislerle amel etmeyi meşru görmek haramı helal saymaktır‘’[16] şeklindeki ifadeleriyle taban tabana zıt görünmektedir.

Maksadımız niyet okuyuculuğuna soyunmak değildir ama yazarın makalesine sadece göz ucuyla bakıldığında ortaya çıkan bunca tezat ve garabet, bunun pek de iyi niyet mahsulü olmadığını göstermektedir. Bizim bu yazımızı yayınlamaktaki niyetimiz her ne kadar Cübbeli Ahmed hocanın Perşembe Sohbetinden önce idiyse de, bunda muvaffak olamadık. Cübbeli Ahmed hocanın müdahil olması ve Marifet Derneğinin de bu yazıyı resmî facebook sayfasında ayrıca yayınlamış olmasından sonra iş artık farklı bir mecraya sürüklenmiş; bizden de çıkmıştır.

Kalpleri, niyetleri ve her şeyin doğrusunu bilen, nihai hükmü de verecek olan, yalnızca Allah Subhânehû Tebâreke ve Te’âlâ Hazretleridir.

[1] Kâdı Beydâvî derslerinin bahsettiğimiz Yâsîn-i Şerîf tefsiriyle başlayan ilk dersini zannederiz gelen tepkiler üzerine Cübbeli Ahmed hoca efendinin sitesinden kaldırılmış durumda. Daha önce indirmiş olduğumuz bu sohbet, hoca efendinin sitesinden kaldırılmışsa da, bizim arşivimizde mevcuttur.
[2] Youtube sitesinde 13 Eylül 2010 tarihinde ilk kez yayınlandığı gözlemlenmektedir. Bu adreste sohbet 12 parça haline yayınlanmış; https://www.youtube.com/watch?v=yFvRMifyNMc burada ise: 26 Nisan 2011 tarihinde: https://www.youtube.com/watch?v=6XxLFL9Hr3Q adresi üzerinden yayınlanmıştır. Söz konusu sohbet, Meva‘îzu’l-Ahmediyye (Cübbeli Hocanın Vaazları) kategorisinin 2. kitabı olarak satılmaktadır. http://www.lalegulkitabevi.com/urun/hadislere-iman_197.aspx?CatId=130
[3] İlgili tartışmanın başlangıcı, gelişimi ve serencamı için bkz. ‘’Ebubekir Sifil hoca ve Cübbeli Ahmed hoca tartışması nasıl başladı, neler oldu?’’ http://www.musellem.net/ebubekir-sifil-hoca-ve-cubbeli-ahmed-hoca-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/
[4] Yazılarına Kasım 2014 sayısında başladığı anlaşılan Abdulfettah Kevserî’nin bahsettiğimiz türden yazılarını beyan sadedinde birkaç örnek:

1- ‘’Bu Gidiş Nereye’’, Kasım 2014.  Yazar bu makalesinde, ders kitaplarını ve müfredatı eleştirerek Milli Eğitim Bakanlığına ve haliyle bu Bakanlığın bağlı bulunduğu hükümete veriştirmektedir. Muhtevadaki eleştiriler esasında bizim de katıldığımız ve zaman zaman dikkat çektiğimiz türden eleştirilerdir. Lâkin bu eleştirinin bu isimle kaleme alınmış olması bu noktada dikkat çekicidir.

2- ‘’Hadis İnkârcılığı Ankara Ekolü’’, Aralık 2014. Yazar bu makalesinde Ankara Okulunu ve Diyanet İşleri Teşkilatını tenkit etmektedir.

3- ‘’Hadis İnkârcılığı Dine Hizmet Perdesi Altında Dini Yıkmak’’, Ocak 2015. Yazarın bu makalesinde de hedefte yine Ankara Okulu, hadis inkârcıları ve Diyanet İşlerinin hadis çalışmalarında bulunan ilâhiyatçılar var.

4- ‘’Ehl-i Sünneti Devlet Kurumlarıyla Yıkmak’’, Şubat 2015. Yazarın bu makalesi Marifet Derneğinin Hükümet aleyhtarı olduğu yönünde haberler çıkmasına sebep olmuş, İsmâilağa mensuplarının da tepkisini çekmiş ve İsmâilağa Câmii İlim ve Hizmet Vakfı, bu yazıya karşı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiştir. (Açıklama için bkz. https://www.ismailaga.org.tr/basin-aciklamasi-marifet-dergisi-subat-2015-sayisinda-yayinlanan-yazi-hakkinda ) Yazarın bu yazıya gelen tepkilerden sonra uzunca bir süre; Şefaat, Kabir Azabı gibi Ehl-i Sünnet’in temel konularıyla ilgili müdafaa tarzı bir serî başlattığı ve bu tür konulara girmediği anlaşılmaktadır.  Aradan takriben dört ay geçtikten sonra yazarımız yine aynı formuyla kaldığı yerden devam etmiştir.

5- ‘’Dirilişin Nâkıs Yıldızı’’, Haziran 2016. Yazarımızın bu yazıdaki boy hedefi, Nureddin Yıldız hoca olmuştur. Hocanın haddini ziyadesiyle aşmış olan sözleri ve birtakım incitici benzetmeleri bu yazıda alabildiğince özgür bir şekilde tenkit edilmiştir.

Örneklerin daha da artırılabilmesi mümkündür fakat biz daha fazla uzatmamak adına bu kadarla iktifa ettik.
[5] Bu yorumu naçizane dergi tecrübelerimize dayanarak yapmış bulunuyoruz.
[6] Abdulfettah Kevseri, ‘’İşlerin En Hayırlısı Orta Olanlarıdır (Cübbeli Ahmet Hocanın Hadis İlmi Garabeti), Marifet Dergisi, Muharrem/Ekim 2016, Y.5, sy.49, shf. 52.
[7] A.y.
[8] Abdulfettah Kevseri, shf. 53
[9] Cübbeli Ahmed hocanın, 15 Temmuz darbe girişimi esnasında Marifet Derneği yetkilileriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsettiği video için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=sals7KI51UM ; Yenişafak gazetesinin konuyla ilgili haberleri için bkz. ‘’Darbeden Yana Tavır Aldı’’, http://www.yenisafak.com/gundem/darbeden-yana-tavir-aldi-2513252 ; Muhammed Keskin’in, Marifet Derneğinin Facebook sayfası üzerinden yaptığı açıklamaların video kayıtları için bkz.

Bölüm 1: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1073615402692611/

Bölüm 2: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074123535975131/

Bölüm 3: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074157345971750/

Bölüm 4: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074166419304176/

Bölüm 5: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074188735968611/

Bölüm 6: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074190219301796/
[10] A.y.
[11] Abdulfettah Kevseri, s.52
[12] İlgili hadîs, Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Abbas’tan (Radıyallâhu Anhûm) rivâyetle kaydedilmiştir. Hadîsin sıhhat-zaaf değerlendirmesi noktasında; Münzirî, mevzû‘, Zehebî (Mîzânü’l-İ‘tidâl’inde) bâtıl; Zeyla‘î (Nasbu’r-Râye’sinde) mevzû‘ hükmünü beyan etmişlerdir. Râvîler arasında bulunan Ahmed b. ‘Îsâ hakkında: ‘kezzâb’,  şeklindeki en ağır cerh ifadesi kaydedilmiştir.
[13] Hasan Erbay, ‘’Dualar/Muharrem Ayı ve Aşûre Günü’’, Marifet Dergisi, Muharrem/Ekim 2016, y.5, sy.49, shf. 80-83
[14] Hocamız allâme, fakih, muhaddis, edib Şeyh Abbâs el-Alevî el-Mâlikî el-Mekkî el-Hasenî (Allah onu korusun ve ömrüne afiyet versin) el-Menhelü’l-latîf fî ahkâmi’l-badîsi’d-daîf adlı risalesinin sonunda (s. 29) şöyle demektedir: ‘’Faide: Âlimler pek çok kitap zikretmiştir ki, araştırma ve inceleme yapmadan insanın bunlardan bir hadisi nakletmesi uygun değildir. Hatta bazılarında mevzu hadislerin zikredilmesi daha ağır basmaktadır. Mesela;

Abdurrahmân es-Saffûrî’nin Şemsü’l-maârif ve Nüzhetü’l-mecâlis adlı eserlerinde, çok miktarda mevzu‘ hadis bulunduğundan dolayı güvenilemez. Hatta Dımeşk muhaddisi Burhaneddin, okunmasından sakındırmış; Celâleddîn es-Suyûtî ise haram saymıştır.’’ (Abdulfettah Ebû Ğudde merhumun, Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy el-Ensârî el-Leknevî el-Hindî’nin el-Ecvidetü’l-Fâdıla’sına tahkîkinin Yrd. Doç. Dr. Hayati Yılmaz tarafından gerçekleştirilen çevirisinden naklen.)
[15] Hasan Erbay, shf. 83
[16] Abdulfettah Kevseri, shf. 53