Kur’an’a Arzcıların Sevimli Afacanı Caner Taslaman’ın Hac Menasikine Müteallik Bazı İddiaları Hakkında

taslaman

Bu iddialar da elbette yeni değil… Yaşar Nuri Öztürk bir ara bunları epey söylüyordu, hocası Hüseyin Atay da… Onlar çaptan düşünce, onların bir dönem yaptıklarını haliyle birden çok kişi yapmaya çalışıyor. Ebubekir Sifil Hoca Efendi de zamanında şöyle bir temas etmişti:
https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/kuranda-ittifak-etmek/

‘Şeytan Taşlama’nın olup olmadığı ve hac menâsikinin belirlenmiş zamanlarda gerçekleştirilmesi gerektiğine dair aha buyurun size bir diğer Kur’ân’a Arz’cı: Bayındır’dan cevap…

Kur’ân merkezli düşünecek ve bütüncül bakacağız, ayetler de birbirini tefsir ediyor diyecek dolayısıyla ona göre hareket edeceğiz öyle değil mi?

Peki… Buyurun öyle yapalım…
”Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (ihrâma girerek) haccı (kendisine) gerekli kılarsa bilsin ki, hacda kadına yaklaşmak, günâha sapmak, kavga etmek yoktur. Allah, yaptığınız her iyiliği bilir. Yanınıza azık alın (da açlıktan korunun), azığın en iyisi korunmadır. Ey akıl sâhipleri benden korunun!” (2/el-Bakara-197)

Bu ayet, Hac’cın bilinen aylarda olduğunu ifade ediyor ve burada ihrama giriş-çıkış artık kişiye haccın ne zaman farz olacağı vs… bunlar beyan ediliyor.

Sonra bu bilinen aylar içerisinde, sabit zamana bağlanmış olan ibadetleri arıyoruz…

”Ki kendileri için birtakım faydalara tanık olsunlar ve (Allâh’ın) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allâh’ın adını ansınlar. Onlardan yeyin, sıkıntı içinde bulunan fakire de yedirin.” (22/Hac-28)

Burada ”belli günler”den bahsediliyor. Bu belli günü, sayılı günler olarak ifade eden ve ”iki gün içinde” vurgusunu yapan da bir başka ayet…

”Sayılı günlerde Allâh’ı anın (tekbir alın). Kim hemen iki gün içinde (Mina’dan Mekke’ye) dönerse ona günâh yoktur. Kim geri kalırsa korunduğu takdirde ona da günâh yoktur. Allah’tan korkun ve O’nun huzûruna toplanacağınızı bilin.” (2/Bakara-203)

Burada ”belirli iki gün”den bahsediliyor.

Not. Mealler Süleyman Ateş’ten..

Bu da; ‘uydurulmuş din’e birlikte saydırdıkları İslâmoğlu’nun: ”Hac menasikinin günleri bellidir, bunların farklı günlerde yapılabileceğini söylemek Kur’ân’a aykırıdır” sözlerini ihtiva eden ilgili yazısı. Bkz. http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_940_33_hacca-dair-sorular.html

Söz konusu pasaj aynen şöyle:
‘’ “Bilinen aylar”ı, “haccı bu aylar içinde canının çektiği zaman yap” şeklinde anlamak Kur’an’a aykırıdır. A) 2:199’daki “insanların çağlayıp geldiği yerden” ibaresi ve Hz. Peygamberin fiili sünneti haccın topluca yapılacağını amirdir. B) 2.203. ayette “sayılı günler” ibaresi açıktır. Bu, hac menasikinin zamanını ifade eder. C) Hac suresinin 28. ayeti de “bilinen günler”e işaret eder. Bunlar, menasikin ifa edildiği Zilhicce’nin 8-12. günleridir. Bilinen aylar, bilinen günleri içeren hac aylarıdır.

Mekke’de kalma müddetinin esnekliği hakkındaki bir hadise dayanarak diyebiliriz ki, bu ayet, “ihramlı kalmanın sınırını” ifade eder. Bundan çıkan sonuç, gidiş ve dönüşüyle birlikte tüm yol sürecinin haccın bir parçası olduğu gerçeğidir.’’

Bundan sonra… Taslaman’ın takipçileri boyunlarındaki Caner Tasmasını çıkarsınlar da, hakikatin ardına düşsünler.

Reklamlar

Abdestte Çıplak Ayağa Meshe Fetva Veren Adam Alim Midir Yoksa Serseri Mi?

28 Şubat vetiresine tekabül etmiş olan öğrencilik hayatımızın bir döneminde, Müslümanların maruz kalmış olduğu problemleri açık yüreklilikle dillendirme noktasında radyo-televizyon kanallarında bolca görüp işittiğimiz ve bir ağabey olarak bilip sempati duyduğumuz fakat sonraları –her nasıl olmuşsa olmuş- başımıza bir anda ‘’müfessir’’ kesilivermiş bir hokkabazın…

Vahdet söylemi adı altında, kereste ustasının acemi kesercisi edasıyla nedense hep Ehl-i Sünnet’i yontmayı kendisine uğraş edinmiş, nerede bir tartışmalı mes’ele varsa bunları, sıhhat derecesine bakmadan kenarda köşede gördüğü çürük çarık bazı isnatlar ile çölde mal bulmuş mağribi edasıyla gündeme getirerek insanların kafasını bulandırmayı meslek edinmiş bir hilebazın…

Modernist kimliğiyle bilinen ve ancak kendilerinin durduğu yerde duranlara nüfûz edebilen şahsiyetlerin aksine, muhtemelen evvelki kimliği döneminde uyandırmış olduğu sempati sebebiyle muhafazakar kesimden; sarıklı, takkeli, şalvarlı ve cübbeli erkeklerin dahi bir kısmının i’tikâdına ve ameline kastetmiş bir kumarbazın…

Bu mütedeyyin erkeklerle kalmayıp, İslâmî hassâsiyetleri yüksek, başörtülü ve pardösülü hatta çarşaflı kadınlara dahi batıl görüşleriyle tesir edip, onlara hayızlı haldeyken, kuran okuma, namaz kılma ve de oruç tutma fetvaları verip belki de bir kısmını bu şekilde ifsat etmeyi başarabilmiş bir düzenbazın…

İşte biz burada söz konusu bu zâtın eşelediği meselelerden birisi olan ‘’abdestte çıplak ayağa mesh’’ meselesine dair daha önce yapılmış çalışmalara haksızlık etmiş olmamak adına kısa bir sunum yapmak istiyoruz.

Bizim başlıkta hedef almış olduğumuz şahıs, elbette bu ümmetin evvelinden asırlar sonra gelmiş, önünde muttali olmuş bulunduğu mevcut delillere rağmen böyle bir fetva verme cesaretini ya da cahilliğini gösterebilmiş bir şahıs ve onunla aynı durumda olan şahıslardır. Bu meselede daha evvel aksi yönde fetva vermiş ya da vermiş olma ihtimali bulunan zâtları kesinlikle kapsamamaktadır. Takdir edersiziniz ki, bu meselede hata etmiş bir kimse ile, mesele asırlar sonra tahkikiyle ortaya koyulduktan sonra bile bile böyle bir fetva vermiş kişi bir tutulamaz.

Devam ederken… Biz burada onun, bu konuyla ilgili duruşu üzerine, daha önce bu konu lehte ve aleyhte delillerle pek çok makale ve kitap fasıllarında ele alınmış bulunduğundan delillerin mukayese ve değerlendirilmesi noktasına dalmayacağız. O’nun, sadece hareket ettiği argümanlar üzerinden ortaya genel bir değerlendirme koyacak ve meseleyi akıl sağlığı yerinde olup okuma-yazma bilen ve de okuduğunu anlayabilen insanların insafına, vicdanına sunmaya gayret edeceğiz. Gayret bizden, tevfîq, ALLAH Tebâreke Ve Te’âlâdandır.

A- el-Maide Sûresi’nin 6. Âyeti etrafındaki tartışmalar:

Âyet-i Kerîme abdest ayeti olmaktan ziyade daha çok ‘’teyemmüm âyeti’’ olarak meşhur olmuş bir ayettir ve son nazil olan ayetlerden birisidir. Dolayısıyla, bu ayetin nüzulünden evvel de namazlardan evvel abdest alınmıştır. Ayette birden farklı kıraatle söz konusudur ve ayakları yıkama ifadesinde ‘’ErcUlekum’’ ve ‘’Erculİkum’’ şeklinde iki kıraat vardır. Bunun yıkamak değil de mesh olduğunu iddia edenler 2. Kıraatten yola çıkmaktadırlar. Bu bağlamda;
a) Ashâb’ın ekserisi bunu ‘’Erculekum’’ şeklinde okumuşlardır, bir kısmı ‘’Erculikum’’ şeklinde okumuşsa da, bunun daha evvelden zaten sünnetle birlikte ayakların yıkanması noktasında farz olduğuna inandıklarından bunu ayrıca su dökmek ve ovalamak/el gezdirmek şeklinde anlamışlardır. Sünnetin teşrî kaynağı oluşunu peşinen reddetmiş bir zihniyet bu sahâbîlerin, kendi sünnet anlayışlarını paylaştığını zannetmekle büyük bir gaflete ya da maksatlı olarak açık bir hıyanete gark olmuşlardır.

b) Sonraki nesiller de bu kıraati aynen böyle almışlar ve bu hükümler etrafında görüş serdetmişlerdir. Zaten sonraki nesillerin büyük kısmı da, başta Irak ve Hicazlılar olmak üzere bunu ‘’Erculekum’’ şeklinde okumuşlardır. ‘’Erculikum’’ şeklinde okuyanların görüşü de, yukarıda naklettiğimiz sahâbîlerin görüşünden farklı değildir.

c) Ayet-i Kerîme’deki mesh, mestler üzerine meshle ilgilidir denilerek birtakım izahlarda bulunulmuştur. Detayları tefsir kitaplarında mevcuttur.

Bu bağlamdan anlaşılacağı üzere, ilgili kıraat farkından ve dahi abdestin bu ayetle indirildiğini söylemek söz konusu olamayacağından bu noktada muarızların, görüşlerini destekleyebilecekleri en küçük bir argüman dahi yoktur.

B- Efendimiz Aleyhissalatu Vesselâm’ın tatbikâtı etrafında dönen tartışmalar:

1- Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’dan gelmiş olan hadis-i şerifler, gerek İslâmiyet’in ilk yıllarında gerekse de veda haccında onun ayağını yıkadığı ve de ayağını yıkamayanları bundan şiddetle sakındırdığı yönündedir. Başlı başına bu hadisler de sübut ve delâlet açısından ayrıca kemiyeti bakımından bunun farz olduğunu ispat sadedinde yeterlidir.

2- Efendimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in, abdest esnasında ayağına zaman zaman, ayağında nalınları varken de su serpip nalınla beraber, elini ayağının üzerinde gezdirdiği nakledilmektedir. Bu durum, çıplak ayağın mesh edildiği anlamını taşımamakla birlikte ayrıca üç şekilde izah edilmiştir:
a- Nalınla birlikte çıplak ayağın, ayak çıkarılmaksızın yıkandığı rivayet zayıftır, aleyhinde pek çok şey söylenmiştir. Dolayısıyla, diğer hadis-i şerifler karşısında bu hadis-i şerif amele, haliyle fetvaya konu edilemez.
b- Buradaki mesh, az su kullanarak ayağı yıkamak anlamındadır.
c-Efendimizin burada yaptığı abdestlilik halinde serinlemek maksadıyla tekrar abdest alma durumundadır.

Bu bağlamdan anlaşılacağı üzere, meselenin bu boyutu da çıplak ayağa meshin abdestin farziyeti noktasında yeterli olacağına dair görüş serdedenlerin görüşünü destekleyecek bir argüman içermemektedir. Efendimizin böyle bir tatbikatı olmamıştır, hadis-i şerifn metninde geçen bazı ifadeler üzerine Ca’ferîlerin  ortaya atmış olduğu tartışma, sûnî bir tartışmadan ibarettir.

C- Ashâb’dan gelen nakiller etrafındaki tartışmalar:
1- Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin Görüşleri:
a) Şiîler ve onların peşine takılmış, bizim bu yazıda hedef almış olduğumuz zât gibil safsızlar bu ictihâdı; ‘’Ehl-i Beyt Mektebi’’ ictihâdı olarak nitelendirmektedirler. Acaba hangi Ehl-i Beyt’tir? Halbuki İmam Ali, İmam Hasan ve Hüseyin’den ayakları yıkamanın farz olduğuna ve dahi ayağını yıkamayıp sadece mesh ile yetinmenin zemmine dair sahih haberler gelmiştir.

2) Hz. Ali Keremallahu Vechehu’nun görüşleri etrafında dönen tartışmalar:
Hz. Ali Efendimiz’in, ayağına su serpmek suretiyle eliyle sıvazladığına ve dahi su serpmeksizin sadece ıslatarak sıvazladığına (mesh ettiğine) dair bazı rivayetler gelmiştir. Buna göre;
a) Bu tür rivayetler zayıf olup, kendisinden bu işin zemmini de ihtiva eden sahih nakiller geldiğinden bu rivayetlerin fetvada delil olarak kullanılabilirliği söz konusu değildir.

b) Ayrıca, rivayetler, muhtelif varyantlarıyla beraber okunduğunda bu mesh etme işinin abdestsizliği gidermek maksadıyla alınan abdest alma noktasında değil de, abdestliyken serinlemek maksadıyla alınan abdestte ya da abdestten tamamen bağımsız olup serinlemek gayesiyle yapılan bir işe müteallik görünmektedir.

c) Kimilerine göre de Hz. Ali görüşünü sonradan, ayakların yıkanmasının farziyeti doğrultusunda değiştirmiştir. Bu nesh zemininde ele alınabilecek zayıf bir ihtimaldir.

Bu bağlamdan anlaşılacağı üzere, Hz. Ali’nin abdesti tamam telakki etme doğrultusunda ayaklarını mesh ettiği sabit değildir, bu bağlamı fetvaya konu etmek kesinlikle tutarlı değildir.

3- Hz. Aişe Radıyallahu Anh: Hz. Aişe’den abdestte ayağı yıkamayıp sadece mesh etmeyle yetinmenin zemmine dair haberler gelmiştir. Bunların bazıları direkt efendimizdendir, bazısı ise kendisinden nakledilmiş haberlerdir.

4- İbn-i Abbas Radıyallahu Anh’tan gelen haberler etrafında dönen tartışmalar:
İbn-i Abbas Efendimizden de bu meselenin zemmine dair bazı hadis-i şerifler gelmiş olmakla birlikte ayağa meshin yeterli olacağına dair de bazı rivayetler gelmiş, ayrıca talebelerinden de kendisine isnaden bu tür haberler nakledilmiştir. Buna göre;
a) İbn-i Abbas Radıyallah’tan ayağa mesh etmenin yeterli olacağına dair gelmiş olan haberler zayıf olup kendisinden bu işim zemmine dair nakledilmiş haberleri iptal edecek sıhhate sahip değildir.

b) Talebelerinden gelmiş olan haberler de lehte-aleyhte muhtelif olup yine aynı talebelerden bu işin zemmine dair de haberler gelmiştir.

c) İbn-i Abbas Radıyallahu Anh bu meselede sonradan görüş değiştirmiş, bir dönem çıplak ayağa meshin yeterli olduğu görüşündeyken sonradan bu görüşünü değiştirmiştir. Bu, konunun neshi bağlamında belki ele alınabilecek bir husustur. Zayıf bir ihtimaldir.

Bu bağlamdan anlaşılacağı üzere; bu meseleyi İbn-i Abbas Radıyallahu Anh üzerinden fetvaya konu etmek de problemlidir.

5- Enes b. Mâlik Radıyallahu Anh’tan gelen haberler etrafında dönen tartışmalar:
a) Enes b. Mâlik Radıyallâhu Anh’ın Haccâc ile bir tartışması nakledilir ve el-Maide Sûresi’nin 6. Ayetini mecrur (Erculikum) şeklinde okuduğu ve bunu telkin ettiği nakledilir. Bununla muarızlar sanki Hz. Enes’in, ayağın meshini yeterli gördüğünü beyan ederler. Hâlbuki o bu işin zaten sünnetle sabit bir farz olduğunu bilmekte ve buna göre fetva vermektedir.

b) Kimi nakillere göre ise Hz. Enes, bir dönem bu görüşteyken daha sonra bu görüşünden -ayakları yıkamanın farziyeti yönünde- rücû etmiştir.

D) Ashâb’ın Talebeleri Tâbiûn Âlimleri Ve İmamların Konuya dair görüşleri etrafında dönen tartışmalar:
a) Hasan el-Basrî Rahimehullah: İmam Hasan el-Basrî’den abdestte çıplak ayağa mesh etmenin yeterli olacağına dair yapılmış bir nakil varsa da yine ondan bunun zemmine dair de nakiller yapılmış ve onun bunu (ayakları yıkamayı) farz gördüğü belirtilmiştir.

b) Atâ İbn-i Ebî Rebâh’ın açık beyanı:
Çok sayıda Sahâbî görmüş bu zât, ashabdan herhangi birisinin abdestte çıplak ayağı mesh etmeyi yeterli gördüğüne şahit olmadığını beyan etmiştir.

c) Şa’bî, İkrime, Katâde (Rahimehumullah) Efendilerimizden gelen nakiller etrafında dönen tartışmalar:
Allâme Âlûsî, bu zâtlardan konuyla ilgili gelmiş olan haberleri tahkîk ettiğini ve bu zâtların abdestte çıklak ayağa meshi yeterli gördüklerine dair gelen haberlerin güvenilir olmadığını, bu görüşün ilgili zâtlara iftiradan ibaret olduğunu söylemiştir. Tâvus Rahimehullah da İbn-i Abbas Radıyallahu Anh’ın talebelerinden olup yine ayağın yıkanması gerektiği görüşü hem kendi görüşü olarak hem de İbn-i Abbas Radıyallâhu Anh’a isnâden bize ulaşmış âlimlerdendir.

d) İbn-i Ebî Leylâ Rahimehullah’ın açık beyanı:
Bu zât da yukarıda geçtiği gibi Şa’bî ve Atâ b. Ebû Rebâh’ın talebesi olup ayakları yıkamanın farziyeti konusunda Sahâbenin icmâ ettiğini söylemiştir.

e) İmam Taberî ve konuyla ilgili görüşleri etrafında dönen tartışmalar:
İmam Taberî bu konuya dair görüşleri etrafında en çok tartışma çıkarılan İmamdır. Onun görüşlerini çok iyi okumak gerekmektedir. Son tahlilde onun; ‘’ayakları hem su ile yıkamanın hem de ovmanın’’ farziyeti noktasında görüş serdettiğini ifade edebiliriz. Bu İmam’ın görüşleri etrafında dönen tartışmada maalesef Şiî olan bir başka Taberî’nin görüşlerinin bu İmamın görüşleriyle karıştırılmış olmasını da ciddi bir arıza olarak belirtmeliyiz.

f) Ahmed b. Hanbel ve İmam Ebû Ca’fer et-Tahâvî Rahimehumallah Efendilerimiz de bu meslede bir nesh söz konusu olduğu dolayısıyla Ashâbdan ve Tâbiûn’dan gelmiş olan birbiriyle tearuz halindeki rivayetlerin senet noktasında mukayese edilip tercihiyle birlikte, aynı zamanda nesh cîhetinden de ele alınması gerektiği görüşündedirler.

Toparlayacak olursak;
Mes’elenin ilgili âyet-i kerîme henüz nâzil olmadan sübûtu sünnet ile sabitken, Efendimiz’den gelen tatbikâtın durumu, Ashâb’dan gelen rivayet, görüş ve tatbikâtın durumu, İlgili İmamlardan gelmiş olan görüşlerin durumu ve ismini zikretmediğimiz, ‘’ayakları yıkamanın farziyeti’’ görüşünde olan başta dört mezhep imamı olmak üzere Ashâb’dan, Tâbiûn’dan ve Tebe-i Tabiînden isimleri buraya sığmayacak kadar alimin durumu, ‘’mesh’’ ifadesinin bu meyanda ilgili rivayetleri değerlendirme noktasında gelebileceği ‘’hafif yıkama’’ manası durumu ortadayken, iş bu manzaraya, iş bu ahvâle bakıp da ‘’abdestin farziyetinde çıplak ayağa mesh yeterlidir’’ fetvasını verebilen bir kimse için ilmin, en başta adaletin ve hakkın gereği olan şu mühim soruyu sormamız lazım değil midir?

Bu manzaradan yola çıkıp da Abdestte çıplak ayağa meshe fetvâ veren adam, âlim midir yoksa serseri mi?

EBÛ YÛSUF’UN el-EMÂLÎ’Sİ ORTAYA ÇIKARSA BÜYÜK OLAY OLUR!

EBÛ YÛSUF’UN el-EMÂLÎ’Sİ ORTAYA ÇIKARSA BÜYÜK OLAY OLUR![1]

Münhasıran İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve ‘’Hadis’’ bağlamında araştırma yapanlar için bazı –aslında açmaz olmayıp, açmaz gibi yansıtılıp da hakikatte sûnî bir tartışma ve hevâya bağlı bir kuruntudan ibaret olan- açmazları aşabilme noktasında ufukları aydınlatabilecek öneme hâiz bir eser… Üzerine çokça yazılıp-çizilen ve dahi çok söz söylenen fakat günümüze, başka eserlere iktibas edilmiş pasajları dışında ulaşmamış olan ama bir yerlerde bulunma yani ulaşılabilme ihtimali hala var olan, bu bakımdan ilgililerin heyecanını sıcak tutan bir eser… İmam Ebû Yûsuf Rahimehullâh’ın Kitâbu’l-Emâlî’si… İmam Muhammed için Kitâbu’l-Asl ne ise, İmam Ebû Yûsuf için de Kitâbu’l-Emâlî o’dur.

Bu eserin hacmi, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin (Rahimehullah) yetmiş bin hadis-i şerif üzerinden mesail mütalaa ettiğine dair bilgiler[2] ışığında düşünüldüğünde heyecanlanmamak elde değil!

Kâtib Çelebî[3] müellifler ve te’lifâta dair kaleme almış olduğu ve alanında önemli bir yere sahip, ”Bibliyografya Ansiklopedisi” olarak tabir edebileceğimiz; Keşfü’z-Zünûn’unda[4] Kitâbu’l-Emâlî’nin 300 cilt[5] olduğunu naklediyor. Bunu ayrıca İmam Kevserî de ‘’Fıhku Ehli’l-Irak ve Hadîsuhum’’ isimli eserinde böylece kaydetmiştir.

ESERİN BİLİNEN EN SON ŞÂHİDİ; ŞEYH YAHYA el-ĞAZZÎ[6]
Yahya el-Ğazzî, hicrî 908 senesinde Ardı’ş-Şâm’da[7] Gazze’deki medreselerden birisinin özel kütüphanesinde bu esere rastladığını söyler. Fakat İmam Kevserî, bu esere hiçbir şekilde rastlayamadığını, bir yandan bu zâtın hata etmiş olma ihtimalini de gündeme getirerek ifade ederken diğer yandan da bu zâta güvenmemek için hiçbir sebep olmadığını da ekler. Ayrıca, kütüphanelerden birisinde bu eserin en azından bir nüshasının çıkabileceği noktasındaki ümidi tüketmemek, saklı tutup beslemek gerektiğini de tavsiye eder.[8]

Muhammed Ebû Zehrâ ilginçtir, el-Emâlî’nin İmam Ebû Yûsuf’a aidiyetine şüpheyle yaklaşmak gerektiğini savunuyor ve Ebubekir Sifil Hocamız da bir makalesinde, bu iddiaya kulak vermek gerektiğini, daha önce böyle bir iddiada bulunan başka kimselerin bulunup bulunmadığını incelemeye değer bulduğunu ifade ediyor. Bu da ilginç bir yaklaşım olarak göze çarpan bir husus olup, belki de temas etmeden geçilmemesi gereken bir ayrıntıdır.

▬▬▬▬▬▬▬
[1] Başlık olarak atmış olduğumuz bu söz; Dâru’l-Hikme derneğinde Fıkıh Atölye çalışmaları yapan Abdulkadir Yılmaz Hocamıza aittir. Bu yazı, onun, bu derslerin 2.’sinde dile getirmiş olduğu ilgili bölümden yola çıkılarak hazırlanmıştır.

[2]
Bu bilgiyi Abdulkâdir el-Kurâşî (v. h. 775) Muhammed b. Sem’a dan Hanefi Fukahasının tabâkâtına dair kaleme almış olduğu ‘’el-Cevâhirü’l-mudıyye fî tabakāti’l-Hanefiyye’’ isimli kitabında kaydediyor. Molla Aliyyü’l-Kârî de bu bilgiyi böylece; ‘’Menâkibu’l-İmâm-ı Âzam’’ isimli kitabında kaydetmektedir.

[3]
Molla Kâtib Çelebi lakabının yanı sıra Halîfe Çelebi unvanıyla ma’ruf, Mustafa b. Abdullah el-Kostantînî el-Hanefî.

[4] Kitabın tam adı: ’’Keşfü’z-Zünûn an Esâmii’l-Kütübi ve’l-Fünûn’’dur.

[5] Buradaki cilt niceliğini bizim bugün kullandığımız şekilde değil de daha çok ‘’cüz’’ biçiminde anlamak daha doğru gibi görünmektedir. (Abdulkâdir Yılmaz Hoca’dan naklen.)

[6] Bu zâtın ismini okuduğunuz anda gözünüzün bir hışımla bu dipnota kaydığını görür/hisseder gibiyim. Zira bu ismi ilk duyduğumda ben de büyük bir merak ve arzuyla arama motorlarının kapısını çalmıştım. Şu an için bu zât hakkında henüz bir malumat edinemediğimden maalesef, sizlerin merakını da gideremeyeceğim.

[7] Bugün Şam’ın sadece Sûriye’nin başkentinin adı oluşuna aldanmamalı. Tarihte Şam; Filistin bölgesi de dahil bugünkü Sûriye (Dımeşk), Ürdün ve Filistin topraklarını içerisine alan büyük bir coğrafyanın/bölgenin adı olmuştur. Bknz. Bilâd-ı Şam / Ard-ı Şâm.

[8] İmam Kevserî bazı imamların terceme-i hâline dair müstakil eserler telif etmiştir. İmam Ebû Yûsuf’un biyografisine dair de bir biyografi kaleme almıştır. Kitabının ismi; ‘’Husnu’t-Tekâdî fî Sireti’l-İmam Ebî Yûsuf el-Kâdî’’dir. Muhammed Ebû Zehrâ da bu eseri okuduktan sonra İmam Kevserî’ye olan hayranlığının bir kat daha arttığını belirtmiştir.

Telif Hakkı Ve Dini Kitapların Satışı Caiz Midir?

Halil Günenç Hocaefendi’ye Dair
Mardin Savur’da doğar. Eski usul medrese eğitimi üzerine yetişir. On iki yaşlarında Suriye’ye giderek 8-9 yıl kadar M. Latif Anudi’den, Türkiye’de Abdulvehhab (aynı isimde iki farklı hocadan) hocalardan ve Nurşin’de Şeyh Mâşuk Efendi’den dersler alır. Âlet ilimlerini ve Â’lî ilimleri titizlikle tahsil eder. Halfeti, Kızıltepe ve Urfa müftülüğü vazifelerinde bulunduktan sonra Diyânet İşleri Başkanlığı’nın Haseki Eğitim Merkezinde Fıkıh ve Tefsir hocalığı yapar. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayımlanır. Harran Üniversitesi tarafından Fahrî Doktorluk payesi, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ‘’Türkiye Müftülüğü’’ payesine haiz görülür. Arapça eserleriyle Türkiye’de olduğu gibi Arap dünyasında da yakından tanınıp ilgiyle takip edilir, ilim çevreleri tarafından itibar edilir. ALLAH Teala Halil Günenç Hocaefendiyi muhafaza eylesin. Âmîn.

Eserleri:
– Büyük Şafiî ilmihal.
– Günümüz Meselelerine Fetvalar (2 cilt,),
– Tenvir-ül Kulûb (Arapça),
– er-Resul (Arapça),
– er-Risaletü’t-Ahmediyye (Arapça)
– el-Mucizatül-Kur-‘aniyye (Arapça),
– Reidü’ş-Şebal (Arapça),
– Nesefi Tefsiri Haşiyesi (Arapça),
– Erbain-i Neveviye Şerhi,
– İslâmın Sesi,
– Şafiî Cep İlmihali,

Türkiye Müftüsü Ünvanı Hakkında
Türkiye Müftüsü: Halil Gönenç
Halil Gönenç hoca, çok iyi Arapça bilen, çalışmalarını daha çok Şâfî Mezhebi üzerinde yoğunlaştırmış bir âlim. Günümüzdeki birçok meseleye çözüm getirdiğinden, hiç susmayan telefonlarını hiç şikâyet etmeden cevapladığından, tüm Türkiye’de aranan bir isim olduğundan kendisine Türkiye Müftüsü deniliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda şu anda hiç bir müftü yoktur ki hocadan ders almamış olsun. Ya kendisinden ya da talebelerinden… Müftülerin hocası değil, müftülerin hocalarının da hocasıdır. Haseki Eğitim Merkezi’nin ilk hocalarından. Haseki Eğitim Merkezi, her türlü donanıma sahip müftü ve vaiz yetiştirilmesi için çok ama çok önemli bir kurum.

Nakil Yaptığımız Kitabı Hakkında:
Eser Adı: Günümüz Meselelerine Fetvalar
Müellifi: Halil Günenç
Yayınevi: Yasin Yayınevi
İnsanların sorunlarının ve sorularının giriftleştiği günümüzde, ilmin vakar ve haysiyetini koruyan, fetvalarını “semavilikten arziliğe” indirmeyen, dini hayat adına laubalileşmiş insanların “ama bu zamanda mecburuz” yollu ruhsatları zorlama ve fetva koparma isteklerine karşı, sınırları taşırmayan ve aşındırmayan Fıkıh âlimlerimizin kıymeti daha çok anlaşılıyor.

Hoca arkadaşları tarafından kendisine birçok unvan verilmekle beraber, birçok meseleyi anında çözmesi sebebiyle ‘Hallalu’l -Meşakil’(Müşkülleri halleden), yine günün yirmi dört saati kendisine sorulan sorulara büyük bir sabırla cevap vermesi hasebiyle ‘Türkiye Müftüsü’ ünvanları verilmiş. Kendisine ‘Türkiye Müftüsü’ lakabını yakıştıran Haseki hocalarından muhterem Ali Rıza Temel Hocamız, Halil Hocaefendi’nin ilim kulvarındaki o bitmez tükenmez enerjisini ve sabrını Mevlana’nın şu beytiyle özetlemeye çalışır:
Mademki Halil’sin, ateşten hiç korkma, emin ol, için rahat etsin. Ben, ateşi sana yüzlerce gül bahçesi yaparım.’
Halil Hocamız için şöyle denmiştir; “Bugün İslami fıkıh kitapları yansa veya kaybolup yok olsa, Halil Hoca onların hepsini yeniden yazıp, tekrar ihya edecek bilgi ve beceriye sahiptir. Onun bu konuda zorlanmayacak kadar iyi bir üstad olduğu kabul edilmelidir.”
Merhum Abdurrahman Gürses Hocaefendi ise şu ifadeleri kullanır; “Bu Halil Hocayı İslam âleminin hangi üniversitesine koyarsanız koyun, oradaki hocalara taş çıkartır.”
Hocamız “Fetvalar” adlı bu eserinde her konuda karşımıza çıkabilecek meselelere, kaynaklarına inerek, meseleyi fazla ayrıntıda boğmadan, net cevaplar vermiş. Maalesef günümüz insanı okumaya zaman bulamadığı için, birçok dini meseleye internetten cevap aramaya çalışıyor. Çok yazık. Hâlbuki mesela sadece şu şaheseri dahi ciddi bir şekilde okuyan bayağı bir birikim kazanmış olur. Bilgisayar ve televizyon ekranlarının başından kitaba dönmemizin vakti gelmedi mi?

Daha önce İlim Yayınları, Emir Yayıncılık gibi yayınevlerinin de bastığı bu kıymetli eserin tanıtımına-hitam-ı misk olsun diye- merhum Esad Coşan Hocamızın ifadeleriyle son veriyorum;
İşte muhtelif hocaefendilerin çıkarttığı fetvâ kitapları var. Meselâ, Günümüzün Meselelerine Fetvâlar diye Halil Gönenç Hocaefendi’nin, sevdiğimiz hoca kardeşimizin kitapları var; üç cild çıktı. Merak edip bu meseleleri tâkib etmek lâzım, yazıp çizmek lâzım!”

 

MUKADDİME

‘’Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” şeklinde meallendirebileceğimiz Yasin suresinin 21, ‘’Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.’’ şeklinde meallendirebileceğimiz aynı surenin birden fazla ayetinde yer alan ortak mana doğrultusunda Şuara Suresinin 109, ‘’Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.’’ şeklinde meallendirebileceğimiz Sebe Suresinin 47, örnek olarak ayrıca ilave edebileceğimiz, En’âm Sûresi’nin 90, Yûnus Sûresinin 72, Hûd Sûresinin 51, Yûsuf Sûresinin 104, Kehf Sûresi’nin 77. âyeti gibi daha pek çok âyet-i kerîmenin ortak vurgusundan, ayrıca;
‘’Peygamberler dünyanın dinar ve dirhemine varis olmamışlardır, onlar ancak ilme varis olmuşlardır.’’ Ve;
‘’Bir kimse, Allanın rızasını kazanmak maksadı ile tâlim ve tahsil edilmesi gereken ilmi, ancak ve ancak dünya nimetlerinden bir metâa kavuşmak için tâlim ve tahsil ederse; O kimse, kıyamet gününde cen*netin kokusunu duyamaz.’’ hadis-i şeriflerini örnek vermekle iktifâ edip -benzer vurguya dair varid olmuş bulunan pek çok hadis-i şerif olduğunu hatırlatarak- nakletmiş olduğumuz bu hadis-i şeriflerden yola çıkılarak, dîni hizmetler karşılığı ücret alınmasının caiz olup olmayacağının dünden bugüne tartışılmakta olduğuna dikkat çekerek devam edelim.

Eğer ücret alınabilirse, dîn hizmetleri alanı içerisindeki hangi alanlarda alınabilir, hangilerinde alınamaz, hangi öğretme işlerinden ücret alınabilir, hangilerinden alınamaz, ücret karşılığı namaz kıldırma, Kur’ân öğretme mevzuu etrafında söz konusu tartışmalar dönüp durmaktadır. Biz bu gibi işlerin hükmüne dair konulara –bilhassa Mütekaddimîn ve Müteahhirîn Ulemânın görüşleri arasındaki farka- girmeden kısa bir izah naklettikten sonra direkt olarak, İslâmî İlimlere dair kitapların telifi, basımı ve satılmasına dair mes’eleye gelmek istiyoruz.

Daha evvel belirtmiş olduğumuz gibi, konuya geçmeden evvel, âlimlerin ilmi, ALLAH’ın (Celle Celâluhû) Rızasını ummak niyetiyle tahsil edip, ilmin gereğini (kendisine yüklediği sorumluluğu ve zekâtını) bu niyet doğrultusunda yerine getirmekle birlikte, bundan ayrıca maddi kazanç elde etmeleri noktasında genel bir değerlendirmeyi, mes’eleye ışık tutması gayesiyle buraya alıyoruz.

Molla Aliyyül Kâri Mişkat Şerhinde şu satırları yazmıştır:
Tıybî merhum dedi ki:
‘’Bir kimse, dünya metaından kendisine isabet etmesi ile beraber İlmi; Allanın rızası için öğrenirse, bu kişi hadîs-i şerifteki (yukarıda nakletmiş olduğumuz hadis-i şerif) veîdin (cezanın) altına girmez. Zira Allâh’ın rızası İçin çalışırken, dünya nimeti arkasına tâbi olarak geliyor. Binâenaleyh dünya metâı ona tâbidir.’’

Evet hakkın rızasını tahsil için ilim öğrenen bir kişiye, dünya nîmeti kendiliğinden zuhur eder gelirse veya ilme çalışan kişinin takvaya sâhip olmasından dolayı, bilmediği bir yoldan dünya nîmeti ve rızkı gelirse, bu ilâhî rızaya manî değildir. Rizık ve nîmet külfet mukabilinde ilâhî bir lütuftur.

Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyrulmuştur : «Ve kim, Allâh’tan korkarsa, ona (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder. Birde ona ummadığı yerden rızık verir.»(Talak sûresi, 2-3)

Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur :
«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, o günde dinar (altın) ve dirhem (gümüş) den başka hiç bir şey menfaat vermez.»[1]

Ulemâ ve meşayihi kiramdan Süfyân-i Sevrî (R.A) de şöyle diyor : «Erbabı hal ve erbabı takva indinde, daha evvel mal kerih görülürdü. Fakat bugün müminin cenneti (ve îmanın bekçisidir).
— Eğer şu (elimizdeki) dinarlar (altınlar ve paralar] olmasın, bu melikler (padişahlar, emirler ve âmirler) bizi mendillerinin kiri yerine indirirler.

— Binaenaleyh bir kimsenin elinde altın, ve gümüş gibi mallardan bir şey bulunursa, onu ıslah etsin ( onu korusun ve helal ticâretle artırsın) . Zira bulunduğumuz zaman, öyle bir zamandır ki, ihtiyaç olduğu zaman, dînine sarf edeceği ilk şeydir.»[2]

Bu açıklama ve hükümlerden anlaşılmıştır ki, kişi ilme çalışırken rızayı ilâhiyi tahsil gayesi ile çalışacaktır. Dünya ve dünyalık gayesi olmayacaktır. Fakat ilme çalışırken veya ilmi öğretirken dünya malından zuhur eden nimetler veya herhangi bir sebeple malın ilim sahibine gelmesi, ilmin dünyalığa değil mal ve dünyanın ilme tabî olma hâlidir ki, bu bir nevi maddenin mânâya tâbi olması hâlidir. Çünkü dünyaya hizmet edene, dünya meşakkat ve sıkıntı olur. Dîne hizmet eden kimseye de, Dünya hizmet eder.

Halık-i Zülcelâle isnad edilen eserde : «Ey dünya! bana hizmet edene, hizmet et ve şana hizmet edene, meşakkat ol.» vârid olmuştur.[3]

Madde, mânâsız ve mânâda maddesiz, âhiret dünyasız ve dünya âhiretsiz olmayacağına göre, normal bir haldir. Ruh ile bedenin bir birlerine bağlı olması gibidir.

Nitekim büyükler bir sözünde şöyle demişlerdir:

«Dünya, âhiretin tarlasıdır.»

Bir kimse, ilme çalışacağında mutlaka iyi niyyete sâhib olub, sâde ve sâde dünyalık maksadı ile olmamalıdır. İyi niyyetle ilme çalışmayıp, sırf dünyalık için ilim tahsil eden kişinin ilmi lehine değil, aleyhine olur. Bu taktirde de îzâhına çalıştığımız hadis-i şerif’te belirtildiği üzere cehennemi boylar.

[1] Mirkat, C. 5, 82
[2] Mişkat şerhi Mirkat, C. 5,82
[3] el-Medhal,C.3,3l6

 

Şu Kitap Satışı Mes’elesi…

Kitap satışı mes’elesi esasında matbaanın icâdı ve yaygınlaşmasıyla birlikte, dolayısıyla son dönemlerde (yakın geçmişte) tartışılmaya başlanmış bir mes’eledir. Kitapların daha önceleri elle yazarak kopyalama yöntemiyle istinsah edildiğini, ayrıca bu işi meslek haline getirmiş bu işten maddi kazanç elde eden istinsah görevlilerinin yani müstensihlerin bulunduğunu biliyoruz. Bu işi bugün yayınevleri ve matbaalar yapmakta, her birinde insan çalıştırılmakta ve bu kuruluşların giderleriyle birlikte çalışanlara da ayrıca maaş bağlanmaktadır. Kısaca sıralamış olduğumuz bu tür giderlerin yanı sıra bir de bu kuruluşlar vergiye mükellef durumdadır. Hal böyle olunca, kitap satışında bizim burada nakillerle üzerinde duracağımız telif hakkı konusunun yanı sıra işin içerisine çıtayı maddi açıdan yükseltecek farklı etkenler de girmiş olmaktadır. Konunun bu cîheti takdir edersiniz ki herkesin malumu olan bir cîhettir. Bu sebeple, işin bu tarafıyla fazla yer işgal etmeden bilhassa telif hakkı bağlamında kitap satışı konusuna dair ilgili fetvaları hocamızın başta belirtmiş olduğumuz kitabından nakletmek istiyoruz.

 

MÜNHASIRAN DİNİ KİTAPLARIN SATIŞI TİCARETİ
VE
TELİF HAKKI MEVZUUNA DAİR FETVALAR:

SORU 522 -Telif, tercüme ve telif hakkı ne demektir?
CEVAP: Telif, her hangi bir yazarın kendi görüşlerini yazmak veya başkalarından iktibaslar etmek ve kendinden de bir şeyler eklemek suretiyle bir eser meydana getirmesidir. Burada eserden kastettiğimiz, uzun veya kısa, geniş ya da dar hacimli bir metin veya ibaredir.

Tercüme ise, herhangi bir eseri bir lisandan başka bir lisana çevirmek, aktarmak manalarına gelmektedir. Tercüme edilen eserde, sadece lafız mütercime mana ise müellifine (yazarına) aittir. Telif edilen eserdeyse, lafız ve mana müellife aittir, ancak müellif eserini meydana getirirken başka kimselerin eserlerinden iktibaslar etmek yoluyla yararlanmış da olabilir.

Ancak ben, diğer sorulara geçmeden önce İslam’da telif hakkı var mıdır, yok mudur; bu konuda İslam hukukçularının görüşleri nelerdir, onu kısaca bir mukaddime şeklinde vermek isterim.
İslam hukukuna göre alışverişin rükünleri beştir:
1) Bayi, yani satıcı,
2) Müşteri, yani alıcı,
3) Müsmen, yani satılık mal,
4) Semen, yani satılan malın bedeli,
5) Siga, yani icab ve kabul.
Bu beş rüknün veya bunlardan birkaçının ya da birinin eksik olması halinde yapılan bir alış veriş, İslam hukukuna göre sahih değildir.

Bu rükünlerden her birinin de kendine has birtakım şartları vardır. Burada bu şartları tek tek açıklamaya kalkışacak olursak söz çok uzar. Bunun için sadece sorunuzu gayet yakından ilgilendiren üçüncü rüknün, yani müsmen dediğimiz satılık malın üzerinde birazcık durmak istiyorum.

Satılık mal demek, Hanefi fıkhına göre elle tutulan, gözle görülen yararlı bir meta demektir. Şayet bir şey elle tutulup gözle görülmüyorsa, faydalı da değilse fıkhen buna mal denilmez.

Ed-Durru’l Munteka. İbnu Abidin ve diğer Hanefi fıkıh kitaplarının tümü bunu böylece ifade etmektedirler.

Şufa Hakkı bunlardan birisidir. Mesela birinin bir arsada sizinle ortaklığı veya komşuluğu vardır, sizin kendi hissenizi ya da arsanızı satmaya kalkışmanız halinde o ortağınızın veya komşunuzun müdahale edip sattığınız arsanın bedelini vererek onu satın alma hakkı vardır ki buna Şufa Hakkı denir. İslam’a göre Şufa hakkı satılamaz. Yani Şufa Hakkına sahip olan bir kimse, bu hakkını bir baş kasına satamaz. Çünkü hukuku mücerrededendir, elle tutulup gözle görülmeyen bir haktır.

İşte telif hakkı da bu kabil haklardandır. Elle tutulup gözle görülmeyen bir haktır. Bir kitap satılabilir. Ben başkasının yazdığı bir kitabı veya kendi yazdığım bir kitabı, elle yazmak suretiyle kopye etsem, istinsah etsem; o kopyayı, o nüshayı başkasına satabilirim. Burada satış söz konusudur. Çünkü orada elle tutulan gözle görülen bir mal vardır. Ama telif hakkı dediğimiz şey, yukarıda tarifi geçen hukuku mücerrededendir ve onun satışı olamaz. Çünkü bu, mal tarifi içine giren bir şey değildir.

Buna göre ben, elimde bulunan herhangi bir eserin fotokopisini çektirebilir veya tab ettirebilirim. Çünkü benim elimde bir kitap vardır ve ben o kitabın maliki olduğum için kendi malım olan bu kitabı istediğim usulle çoğaltıp satabilirim. Yalnız zamanın alimleri malın tarifini genişleterek elle tutulmayan ve g özle görülmeyen şey faydalı olduktan sonra malın şümulüne almışlar, tercüme ve icad gibi şeylerin haklarının satışını caiz görüyorlar. Şafii kitapları da menfaati mal sayıyorlar.

SORU 523 -Müellifin kitap üzerinde, içindeki bilgiler üzerinde bir hakkı var mıdır?
CEVAP: Açıklamaya çalışayım. Mesela, bir kimsenin evi vardır, ben o evin fotoğrafını çekebilirim ve fotoğraf çekmek için veya çektim diye para ödemek zorunda da değilim. Herhangi bir manzaranın fotoğrafını para vermeksizin çekebilirim, çünkü söz konusu şeyler, “mal” sayılmamaktadır. Ne satılabilir, ne de satın alınabilir.

Ancak Müteahhirin ulema yani daha sonraki devirlerde gelmiş alimler buna karşı çıkmışlardır. Her ne kadar fıkıh kitaplarımız malı ayrı (elle tutulup gözle görülen bir şey) olarak tarif etmişlerse de, bu tarif o zamana göre yapılmış tır, ama zaman değişmiş tir. Değişen zamanla birlikte mal mefhumu da değişmiştir. O tarif o zamana göre yapılmış içtihadi bir tariftir. O devirde matbaa olmadığı için herhangi bir yazar, kitabının başkaları tarafından istinsah edilmesini, çoğaltılmasını, böylece daha çok insanın eserini okuyup istifade etmesini, yazdıklarının halk arasında yayılmasını zaten arzu ediyordu. Üstelik satmaya kalksa alıcı da bulamazdı. Matbaa ortaya çıktıktan, kağıt çoğaldıktan sonra, pek çok şahıs kitap bastırmak suretiyle alış veriş e başladı ve bu iş ticaret haline geldi. Kitapçılık, yayıncılık, matbaacılık… birer ticari meslek oldu.

Bunları göz önüne alan zamanımızdaki pek çok alim, zamanın değişmesiyle mal mefhumunun (kavramının) değiştiğini beyan etmişlerdir. Buna göre bir şey, ister bir ayn olsun, is ter bir menfaat olsun mademki fayda veriyor- mücerred hak da olsa maldır. O zaman bu malın alışverişi söz konusu olur, şeklinde fetva vermişlerdir.

Böylece fetva veren şahıslardan bazıları şunlardır: Abdurrahman El-Imadi, El- Lakani… Bunlar ve aynı görüşte olan diğer alimler, -tabii doğrudan teliften söz etmiyorlar- örfün değişmesi sebebiyle örfe göre bu hakların satışı caizdir, görüşündedirler.

Son dönemin meşhur fakihlerinden Mustafa Ahmed Ez-Zerka da, “mütekavvem olan her şeyin ister ayrı olsun, is ter hukuk ve menafı olsun alışveriş i caizdir” diye fetva veriyor. Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ahmed El-Haci El-Kürdi de ” telif ve tercüme, dini bir hizmet olduğu için alışverişi caiz değildir. Bu tür hizmetler sadece Allah rızasını kazanmak için yapılmalıdır. Ayrıca bunlar her alimin en önde gelen görevleri arasındadır. Her alim mutlaka hem lisanıyla hem de kalemiyle İs lam’a hizmet etmekle mükelleftir. Öyleyse hiçbir suretle yazılan veya tercüme edilen eseri satmak caiz değildir” diyor.

Prof. Dr. Salahaddin Abdüllatif isimli alim de, zamanımızda örfün değişmesi sebebiyle, malın tarifi de değişmiştir, malın tarifinin içtihadı bir tarif olduğunu, dolayısıyla mal mefhumunun da değişmiş bulunduğunu söyleyerek Ahmed El-Haci El-Kürdi’ye it iraz ediyor.

Benim de kanatime göre, mademki malın tarifi içtihadidir. Zaman ve örf değişmiştir. Öyleyse telif hakkının varlığından söz edebiliriz. Telif hakkı mal sayılır. Alışverişi de caizdir. Elbette müellif veya mütercimin Allah için yazması ve tercüme etmesi icab eder. Allah için yazmazsa, manen yararlanamayacaktır. Ama piyasaya arz etmek için de telif hakkını satabilir kanaatindeyim. Zaten telif veya tercümelerin satışı yeni bir hadisedir. Matbaanın bulunuşundan sonra ortaya çıkmıştır. Değilse Selef-i Salihin devrinde var olan bir şey değildir.

SORU 524 -Telif ve tercüme için ücret verilmiyor veya az ücret veriliyor diyerek bu faaliyetlerden vazgeçenlerin durumu ne olur?

CEVAP: Daha önce de dediğimiz gibi, her alim lisanıyla ve kalemiyle İslam’ı tebliğ etmekle, başkalarına ulaştırıp anlatmakla mükelleftir. Bunu yaparken veya yapacakken para meselelerinden dolayı bunlardan vazgeçerse, elbette mesuldür. “Hakkı beyan etmeyen kimse dilsiz şeytandır” diye Peygamber (s av)’in hadisleri vardır. Bunun için para meselelerinden dolayı telif ve tercümeden vazgeçilemez. Ama gerektiğinde eserini, şu şahsa değil de başka bir şahsa verebilir. Para için teliften, tercümeden vazgeçmek cinayettir.

Özellikle günümüzde Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar tebliğsiz kalmışlardır. Maalesef İslam’ı onlara gerektiği biçimde tebliğ edemedik. Bir insan, hakkı beyan edebilecek durumdayken bunu yapmazsa ilmi ketmetmiş (gizlemiş) olur. Peygamber (s av) de: “Kim ki hakkı ehline izah etmezse, ketmederse, kıyamet günü ateş ten bir gemle gemlenir” buyurmuşlardır.

SORU 525 -Ulema halktan gelecek her soruya cevap vermek, kendisinden istenen her konuda telif ve tercüme yapmak zorunda mıdır?

CEVAP: Bir alim, cevap verebileceği sorulara, -hüsnü niyetle sorulduktan sonra- elbette cevap vermek zorundadır. Çünkü eline İs lam’ı öğretme fırsatı geçmiştir. Ama eser yazmak için herkesin teklifini de kabul etmek zorunda değildir. Zamanı müsait olabilir, olmayabilir ya da yapılan teklif yetersiz olabilir. Eser yazmak ve tercüme yapmak için yapılan teklif yerinde ve faydalı ise Müslüman, İslam için bunu yapmak zorundadır. Ama her teklifi de kabul etmek zorunda değildir. İmkanı varsa, durumu müsaits e, faydalı ise yazmalı ve tercüme etmelidir. Para için vazgeçmek doğru değildir.

SORU 526 -Bugün için telif, tercüme ve yayın faaliyetleri ibadet halinden çıkıp ticaret haline dönüşmüş gibi, ne dersiniz?

CEVAP: Peygamber Efendimiz (s av) ebedi aleme göç ettikten sonra Hz. Ebubekir (r.a) halife seçildi. Seçimden sonra da kendisinin ve ailesinin geçimini temin için çarşıya gitmek istedi. Giderken Hz. Ömer (r.a)’a rastladı. Hz. Ömer (r.a): -Ey Allah’ın Resulü’nün halifesi, nereye gidiyorsun? diye sordu. O da: Alış veriş yapmak için çarşıya gitmek zorundayım, dedi. Hz. Ömer (r.a):
-Sen halife seçildin. Hilafet in işleri çoktur ve s en onları yürütmekle mükellefsin. Artık ticaretle uğraşamazsın. Onun için beytülmal (Devlet Hazinesi)’nden maaş almalısın. Onunla geçimini sağlarsın, diye teklif etti ve neticede böyle oldu. Bundan dolayı Hulefa-yı Raşidin geçimlerini sağlamak için beytülmaldan maaş alıyorlardı. Fakat gayeleri maaş almak değil, İslam’a hizmet etmekti. Nitekim tarih boyunca İslam’da kamu kurumlarında çalışanların devletten maaş aldıklarını görüyoruz. Ama gayeleri maaş almak değil, geçimlerini sağlamak olmuştur, olmalıdır.

Şimdi buradan hareket edilerek, kitap ticaretiyle uğraşmanın meşru, yani İslam’a uygun olduğuna hükmedilir. İmam-ı Nevevi (r.a), El- Mecmu adlı kitabında kitap ticareti yapmakta bir sakınca olmadığını kaydeder. Tabii bu iş i yapan kişinin gayesi bir cihetten İslam’a hizmet etmek, diğer bir cihetten de geçimini sağlamak olmalıdır. Yalnız bu ticaretin aynı zamanda ibadet sayılabilmesi için İslam’a hizmet gaye edinilmelidir. Bu gayeyi taşımıyorsa ibadet olamaz, sadece ticaret olur.

 

SORU 527 -Müellif veya mütercim, hazırladığı es erin ikinci baskısının yayın hakkının kendisinde kalmasını şart koşabilir mi?

CEVAP: Ulema-yı müteahbirine göre bunu şart koşabilir ve bu ikinci baskının hatta daha sonraki baskılarının yayın hakkını başka bir yayıncıya satabilir.

SORU 528 -Birinci baskının yayın hakkı satıldıktan sonra daha sonraki baskıların yayın hakkı hemen satılabilir mi yoksa birinci baskının satışının bitmesi mi beklenmelidir?

CEVAP: Müellif ile yayıncı arasında birinci baskının kitapları tükenmedikçe ikinci baskının yapılmayacağına dair bir anlaşmaya varılmışsa, ikinci baskının telif hakkının satılması caiz değildir. Özellikle Maliki mezhebine göre verilen vade bağlı kalmak vaciptir. Vadine uymayan kimse de cezaya müstehaktır. Yalnız günümüzde yayıncının elinde birinci baskıdan kitap kaldığı müddetçe ikinci baskının yapılmaması örf haline gelmiştir. Bu örfe riayet etmek gerekir.

SORU 529 -Bir es erden iktibas eden kişi, eserin yazarından izin almak zorunda mıdır? Ayrıca iktibas için telif ücreti ödemeli midir?

CEVAP: Ulema-yı müteahhirine göre telif, mal mefhumu içine girmektedir. İktibas için müsaade alınmalı, hatta telif ücreti ödenmelidir. Değilse, dinen ceza gerektirmeyen fikri bir suç işlemiş olur.

SORU 530 -Müellif veya mütercim, eserini hazırlamadan yayıncıya gidip kendisini arz ediyor: Şöyle kabiliyetlerim var, şunları yapabilirim diye, yayıncıyla bir eserin hazırlanması üzerine anlaşıyor. Burada telif hakkının durumu nedir?

CEVAP: Dört mezhebe göre, mevcut olmayan bir şeyin satışı caiz değildir. Ancak Şafii mezhebine göre cealet yoluyla caizdir. Cealet nedir? Cealet, bir kimsenin mesela şu kadar çimento, şeker vs… getirirsen, şu kadar para v. b. vereceğim diye anlaşma yapmasıdır. Dolayısıyla yayıncı, yazara ya da mütercime kitap ısmarlasa, bu cealet yoluyla ve Şafii mezhebine göre caizdir. Ama bu bir alış veriş değildir. Yalnız yayıncı da yazar da bitmeden önce iş in herhangi bir safhasında bundan vazgeçme hakkına sahiptirler.

SORU 531 -Müellifin yeni baskıları yapan kitabından ücret almaması hususunda görüşünüz nedir?

CEVAP: Bu husus anlaşmaya bağlıdır. Şayet birinci baskının telif hakkı satılmışsa, sonraki baskıların basımı ve satışı için yeniden telif hakkı ödenmelidir. Telif hakkı ödenmeden yeni bas kılar yapılması caiz değildir.

SORU 532 -Telif hakkı olarak müellife yüzde üzerinden para veriliyor. Bu İslami midir?
CEVAP: Bu bir alış veriş olduğundan anlaşmaya bağlıdır. Yeter ki gabn-i fahiş (çok yüksek fiyat ) meydana gelmesin.

SORU 533 -Bu durumda yayıncı diyor ki, biz bu yüzdeyi kitabın etiketi üzerinden hesaplayarak veriyoruz. Etiket fiyatı da eserin kağıdından cildine kadar kalitesi ile ilgili bir konu. Müellif aynı emeği harcamasına rağmen eserin örneğin ciltli veya ciltsiz oluşuna göre çok farklı ücret alıyor. Halbuki harcamayı biz yapıyoruz. Bunun onunla ilgisi yok, diyorlar.

CEVAP: Arz ettiğim şekilde bu mademki maldır. Öyleyse bayi ile müşterinin mutabakatına bağlı bir şeydir. Ucuz veya pahalı nasıl anlaşılırsa. Neticede bir alışveriş tir. Tarafların anlaşmasına bağlıdır tamamen.

SORU 534 -Teyp ve video kasetlerinin de telif hakkı var mıdır?

CEVAP: Vardır. Bunlarda eser olduklarına göre eser olmaları bakımından bunlar için de telif hakları vardır. Ancak ticaret kastı olmaksızın tek bir kaset veya video çekimi söz konusuysa, iş değişir. Örfen buna bir şey denmez. Ancak ticaret yapmak maksadıyla külliyetli bir miktarda çoğaltma olmuşsa telif ücreti ödemeye tabi olur.

BU DOMUZUN NERESİ SİGARANIN FİLTRESİ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

 

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَس

 Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kafirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.(Maide Sûresi 3.Âyet-i Kerime)

 

Sigara insanımızın ağzından bir an bile düşmediği gibi gündemimizden de düşmüyor. Asırlardır süren tütün haram mıdır helal midir / sigara haram mıdır helal midir tartışmalarını bir başka boyuta sürükleyecek yeni bir gelişmeye şahit olduk.

Sidney Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Simon Chapman tarafından ortaya atılan iddiaya göre sigaraların filtrelerinde domuz kanından üretilen hemoglobin maddesi yer alıyor. Bu iddia ile birlikte tabii Domuzu necis kabul eden Müslümanlar ve Yahudiler için bu iddia sigara konusundaki tartışmaların tam göbeğine oturuyor.

Sigara üreticilerinden İmperial Tobacco, Japan Tobacco, gibi sigara üreticileri (diğer üreticiler de yakın zamanda buna benzer açıklamalar yapacaklardır) her ne kadar bunu reddediyor olsalar da, biz sigaranın filtresinde yahut da harmanında, imalatındaki herhangi bir aşamada kesinlikle domuzdan elde edilmiş bir madde vesaire kullanmıyoruz deseler de bu iddia sigara üzerindeki şüpheleri ortadan kaldırmamakta bilakis kat kat arttırmaktadır. Konuyla ilgili yapılabilecek en iyimser değerlendirme sanıyorum sizlerle paylaşacağımız değerlendirmemizin ötesine geçemeyecektir.

Tütünün hükmü, tütün ile sigara arasındaki kerahet farkı bir yana bırakıp filtredeki domuz kanından elde edilmiş bahsi geçen maddenin kullanıldığını kabul ederek bir değerlendirme yapacak olursak Din işleri Yüksek Kurulu Üyeliğinden emekli olmuş olan Prof. Dr. Saim Yeprem’in konuyla ilgili görüşünü ele almamız faydalı olacaktır.

Yeprem; İslam dininin domuz etini haram kıldığını, buna göre, domuz etinin yenmesinin haram olduğunu ancak sigaranın filtresinde domuz kanı bulunmasının dinen bir anlam ifade etmediğini söyledi.

Yeprem, sözlerini şöyle sürdürdü:

”İmam Ebu Yusuf’a göre domuz etinin yenilmesi haramdır. Domuz kanı burada işlemden geçtiği için artık domuz etiyle bir ilgisi kalmamıştır. Yeni gelişmelerle ilgili Kur’an-ı Kerim’de kesin hüküm bulunmadığı takdirde bunu haram kabul etmeyiz. Sigara filtresindeki domuz kanı da yeni bir gelişmedir ve domuz eti yenmesiyle bir ilgisi yoktur.”

Yeprem, ancak bir şeyin dinen haram olmamasının zararlı olmadığı anlamına gelmeyeceğine işaret ederek, ”Sigaranın sağlığa zararlı olduğu bilimsel bir gerçek. Zaten İslam dinine göre de mekruhtur. Dolayısıyla zararı, domuz kanı içermesi açısından değil, sağlık açısındandır” dedi.

Maide Sûresi 3.Âyet-i Kerime Ve En’am Sûresi 145.Âyet-i Kerime’ler ve konuyla ilgili Hadis-i Şerifler [1] gereği bütün mezheblere göre domuzun eti ve ondan elde edilmiş şeylerin tümü, yiyecek olsun olmasın ondan istifade edilerek yapılan her şey kesinlikle haramdır. [2] Bu noktada müctehid ulema sadece domuzun kılından istifade etme konusunda ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii badana fırçası vs… gibi durumlarda, İmam Muhammed ise ayakkabı dikme noktasında domuzun kılından istifade etmenin caiz olacağını bildirmişlerdir. [3]

Sonradan gelen Hanefi fukahası ve Şafii fukahası ise domuz kılı kullanımına cevaz veren müctehidlerinin, bu meselelere cevaz verirken göz önünde bulundurmuş oldukları istisnalarının o zaman ki şartlara binaen hâsıl olmuş zaruretler doğrultusunda olduğunu beyan etmişlerdir. Binaenaleyh mezkûr fukaha; bu zaruretler ortadan kalktığında yani badana ve boya fırçası olarak domuz kılından bu işe daha uygun, ayakkabı dikiminde domuz kılından daha sağlam, bu işe daha uygun suni bir madde kullanılabildiğinde bu hükümlerle artık amel edilemeyeceğini bildirmişlerdir. [4]

Buraya kadar gelmiş olduğumuz noktada şu ifadelerin altını dikkatlice çizmek gerektiği kanaatindeyim. Prof. Dr. Saim YEPREM özellikle şu ifadeyi kullanıyorlar; ”İmam Ebu Yusuf’a göre domuz etinin yenilmesi haramdır. Domuz kanı burada işlemden geçtiği için artık domuz etiyle bir ilgisi kalmamıştır.’’

İmam Ebu Yusuf’a göre haram olan sadece domuzun eti değildir, kılı, tüyü, nasıl boğazlanmış olursa olsun dikkate alınmaksızın derisi ve her yeri, her tarafı kesinlikle haramdır. [5] Binaenaleyh bu büyük müctehidin kavlini sadece ‘’domuz eti’’ ifadesi ile çerçevelemek eksik bir yaklaşım olarak görünmektedir.

Prof. Dr. Saim YEPREM’in bu yaklaşımı yani domuz kanının bir tür işleme tâbi tutularak özelliğini kaybettiğinden ötürü haramiyet içermediği yönündeki yaklaşımı bana gazlı içeceklerdeki alkol meselesini hatırlattı. Deniyordu ki; ‘’gazlı içeceklerde etil alkol kullanılmaktadır fakat kullanım maksadı çözücü görevi görmesidir. Çözücü görevi görmesiyle birlikte de zaten sarhoş edici özelliği ortadan kalkmaktadır. Alkolün haramlığı sarhoş edici olmasından ötürü olması hasebiyle, bu sarhoş edicilik vasfı ortadan kalktığından gazlı içeceklerin bünyesinde barındırdığı bu tip etil alkol, bu gazlı içecekleri kesinlikle haram sınıfına sokmayacaktır.’’

Buna iki şekilde cevap verilebilir;

1) Eğer bir yiyecek yahut da içecekte küpü sarhoş eden bir içecekten yahut da muhtelif şekillerde sarhoş edici yiyecekten herhangi bir miktar bulundurulacaksa bu yiyecek haram olur. Fakat bu içecek yahut da yiyecek kendisini haramlaştıran vasfını reaksiyon yahut da bir tür tepkime sonucu kaybedecek olursa bunu kullanmak zarurete binaen mubah olur. Yani ortada zaruret hali olmaksızın bu şekilde elde edilmiş ürünleri / yiyecekleri / içecekleri kullanmaya ve onlardan istifade etmeye cevaz veren kaviller ve görüşler çok su götürür kaviller olup bu kavillerin usul açısından doyurucu olduklarını söylemek de oldukça zordur.

2) Birinci bölümde ifade ettiğimiz yani yukarıda da izah ettiğimiz üzre çözülerek özelliğini kaybetmiş etil alkolün haramlıktan çıkması kendisini haram eden vasfının ortadan kalkmasıyla olmuştur. Prof. Dr. Saim YEPREM; domuzun etinin sağlık yönünden haram olduğuna vurgu yaparak bu işi sağlığa zararlı olma vasfı ile sınırlandırmışlardır fakat domuzun her parçasının, tüyünün, kılının dahi haramlığı onun yenilmesiyle ya da insan vücuduna zararıyla ilgili değildir. Kısacası domuzun haramlığı bir neden gösterilmeksizin kat’i bir haramlıktır. Bundan ötürü domuz diğer hayvanlardan ve diğer haramlardan ayrılarak Necis-ül Âyn olarak anılmıştır.

Birilerinin domuz etinin ve kendisinden elde edilerek imal edilen yiyecek ve içeceklerin şu veya bu sebepten dolayı haram olacağı yönündeki bir takım nakilleri, yorumları ve yaklaşımları, ALLAH Teala’nın hınzırın etini, yağını ve her şeyini haram edişindeki hikmetleri araştırıp beyan etmesi, kat’i hüküm olarak naklen sabit olan bu haramiyetin, haram edilişine sebep teşkil etmesi açısından bir bağlayıcılığı olmayacaktır.

Hal böyle olunca domuzdan elde edilmiş herhangi bir mamul yahut da maddenin tepkime, reaksiyon gibi işlemlerle özelliğinin değişmesi, vurgulanmış olan bir keraheti ortadan kaldırmış olmadığından, daha doğrusu ortada onu haram eden bir vasıf bildirilmemiş olduğundan bu kimyasal işlemlerin yapılmış olması ya da olmaması hiçbir şey ifade etmeyecektir.

Hülasa; bu tür uygulamalarla (kimyasal işlemlerle) domuzdan elde edilmiş herhangi bir maddeden ya da yenilecek olsun içilecek olsun gereç olarak yararlanılacak olsun herhangi bir şeyin kullanımının ancak ve ancak zaruret kaydıyla birlikte kullanımına cevaz vermek, usul, vicdan açısından ve vakıaya bağlı kalma açısından en doğru tavır olacaktır. Bu tavrın ötesindeki tavırlar ise ciddi şüphe ve tartışmaları beraberinde getirecektir.

Sözlerimizi noktalarken bu ifadeye temas etmeden geçmeyelim…

”Yeni gelişmelerle ilgili Kur’an-ı Kerim’de kesin hüküm bulunmadığı takdirde bunu haram kabul etmeyiz.”

İlk etapta Sayın YEPREM’in bu ifadesinin yuvarlak bir ifade olduğu söylenebilir, bu ifadenin getirileri ve götürüleri ise başka sefere…

DİPNOTLAR
[1] Muvatta, Kelâm 4, (2, 985) – Kütüb-i Sitte Cilt 16, Hadis Şerif 5925 s393Buhârî, Büyû 112, Meğâzî 50; Müslim, Müsâkât 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû 66 (3486); Tirmizî, Büyû 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât 11, (2167) – Kütüb-i Sitte Cilt 3, Hadis Şerif 215 s26

Ebu Dâvud, Büyû 66 (3488) – Kütüb-i Sitte Cilt 3, Hadis Şerif 217 s28)

[2] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/387. Etime Ve Eşribe Ba’bı

[3] Redd-ul Muhtar Ale’d Durr-ul Muhtar – İbn-i Âbidin Fasit Satış Bahsi / Haramlar – Helaller Bahsi – Necasetler Bahsi

[4] Redd-ul Muhtar Ala’d Durr-ul Muhtar – İbn-i Âbidin Haramlar – Helaller Bahsi – Necasetler Bahsi Bkn. Âllame Makdisi’nin görüşü.

[5] el-Mebsut / İmam Serahsi

Y.K.

DEĞİRMENDERE

03.04.2010 / 17:10