‘’Susturun Felsefeyi’’ Afişi Üzerinden İhsan Hocayı Tenkit Eden Niyet Okuyuculuğu ve Kâhinliğe Soyunmuş Afiş Filozofları

susturunihsanhoca

 

Bilgi, bilginin kaynağı ve haber, felsefenin temel konusu ise haberin ”ne”liği ve niteliği de bu afişte ismi geçen üstadların peşinden gidenlerin filtresi olmalıdır.

Ne yazık ki, felsefeci geçinen ya da marjinallik ayağına yatan bazıları düşüncelerini ve fikirlerini bazen ayaklara kadar düşürebiliyorlar. Hele bir de twitter belası var ki, sormayın gitsin. Bunların bilinçaltının gözler önüne serildiği baykuş kondu bir harabe, bir tünek!

Diyeceğim o ki; Twitter’a bağlanıp da 140 karaktere bağlayınca, birikimimiz, o meth-ü senâ edilen derinliğimiz ve insafımız da susup sessizliğe bürünüveriyor bir anda belli ki. Afişte söz konusu edilen haberin ”ne”liği ve niteliğini anlayıp da değerlendirme bakımından, felsefenin ve aklın gereğini yerine getirmek için bkz. Hüküm Dergisi Sayı: 10, Shf. 19, Sütun: 4; ”Vahiy Doğruya Felsefe Yanlışa Götürür” alt başlıklı makale: http://www.hukumdergisi.com/index.asp?sayi=10 ya da: http://ihsansenocak.com/Content.aspx?ID=214

O adreslerde İhsan Hocanın Felsefeye bakış açısı, İlâhiyat Fakültesi müfredatında Felsefenin mevcut yeri ve konumuna dair mülahazaları yer alıyor. Hoca acaba ne diyor, ne anlatıyor? İlahiyat Fakültesinde okuyup mezun olmuş ve de bu kurum bünyesinde yüksek lisans + doktora yapmış hocalardan biri olması hasebiyle ayrıca senelerdir İlahiyat Fakültesi talebelerinde gördüğü, alt yapı eksikliği başta olmak üzere daha başka birtakım eksiklikleri medrese usulü eğitimle birlikte tamamlama yolunda büyük emek vermiş ve de vermekte olan bir halka hocası olması hususiyetiyle, müfredata yönelik birtakım tespitleri en çok önemsenmesi gereken kişilerden biri değil midir İhsan Şenocak hoca efendi? Kısaca arz etmiş olduğumuz durumu ve konumu vesilesiyle, İhsan Hocanın müfredata yönelik eleştirilerini dikkate almayacağız da, kimin, kimlerin eleştirilerini dikkate alacağız?

Modern filozoflarımızın tepeden bakarak ahkam kestikleri bir konu daha vardır, o da; durum tespiti yaparak problem üretmek ama ortaya çözüm önerisi koymamaktır. İhsan Hoca, müfredata yönelik tespit ve eleştirilerinin yanında çözüm önerisini de ortaya koymuş hatta koca bir kurumun teşekkül etmesini sağlamıştır Allah Azze ve Celle’nin inayetiyle. Peki siz, sizler ne yaptınız?

Çalışmaları, tespitleri ve önerileri ortada olup da önerilerini de hayata geçirdiği gibi başarıyı da yakalamış bir hocayı bu şekilde, Fakülte öğrencilerine yaptığı bir konuşmasından cımbızlanan bir cümle ile ele alıp değerlendirmek ve bunun üzerinden hüküm vermek hak mıdır?

Sormazlar mı felsefe diyen, felsefî paylaşımlar yapan, filozof geçinen adamlara: Afiş üzerinden tenkitçilik, hangi aklın ürünü, hangi akliyyâtın zeminidir? Cımbızlama sözler üzerinden tenkitçilik, afiş üzerinden eleştiri de yeni trend. Hani fikirleri konuşacaktık, hangi bize ulaşan haberleri araştıracak, akıl-mantık ölçülerinde ele alıp hükme bağlayacaktık?

Hiç kusura bakmayın ama bu işi dert edinip de ortaya tırnaklarıyla kazıya kazıya koca bir kurum koymuş hocanın derdi ve tasası sizlere eğlence olmuşsa bilmem ki ne demeli? Yapmayın, ayıptır, yazıktır, günahtır…

Bu twitter hepinizi bozdu. Korkarım, bu çağda yaşamış bu piyasayı ve twitteri görmüş olsalardı Sokrat’ı, Aristo’yu Heidegger’i de bozup eritir de fikir mikir bırakmazdı muhtemelen…

Reklamlar

Ceset Yakmak Kafa Kesmek Yok Mudur İslâm’da?

Ceset Yakmak Kafa Kesmek Yok Mudur İslâm’da?

Gündemi işgal ettiğinden bu konuya dair yazılmış pek çok yazı var şüphesiz ama çoğu zaman atlanan, dikkat çekilmesi gereken önemli bir ayrıntı var, o da; mezhep düşmanlarının bu yazıda merkeze almış olduğumuz meseleleri eslâfımıza, mezheplere saldırı malzemesi olarak kullanmalarıdır. Bu bağlamda Abdülaziz Bayındır, İhsan Eliaçık, Bayraktar Bayraklı ve aynı zihniyete sahip şahısların IŞİD vd. örgütlerin başlıkta dikkat çektiğimiz tarzdaki uygulamalarının mezheplere dayandığını dolayısıyla asıl problemin mezhepler yani müfteriliklerini en üst perdeden sergilemek suretiyle ifade ettikleri şekilde: ‘’uydurulmuş din’’ olduğunu, bununla mücadele etmek gerektiğini, bunu tartışmak gerektiğini söylediklerine şahit oluyoruz.

Burada uyanık olmak gerekiyor. İşi hümanizme vurup da: ‘’kardeşim böyle bir şeyi İslâm kabul etmez, selefimiz bu tür şeyler yapmadığı gibi mezheplerin de böyle bir görüşü yoktur’’ şeklinde bir tavır sergilemek de asla doğru değildir. Burada bize düşen en önemli vazife; inkar yolunu tutmamak, peşin ve genellemeci tavırlardan uzak durup meseleleri önüyle ardıyla, eniyle boyuyla ve arka planıyla, zamanından ve bağlamından, gerçekleştiği dönemin şartlarından koparmadan sağlıklı bir şekilde değerlendirmek ve temel problemin selefin uygulamaları ya da mezheplerin görüşleri olmayıp, IŞİD vd. örgütlerin bu uygulama ve görüşleri algılamasındaki problem ve istismarları olduğunu ortaya koymaktır.

Yapılması gereken, meseleyi tahlil etmek, dünkü ve bugünkü iftiraların tamamından berî olan temiz ve pak selefimizin bir elin parmaklarının sayısına erişmeyecek kadar, konumuzu oluşturan türden cüz’i uygulamalarını nasıl algılamak ve anlamak gerektiğini, mezheplerin eğer bu olaya bakan bir görüşü var ise bu görüşün arka planını iyice anlayıp başta bu konuda şüpheye düşenler olmak üzere muarızlar ve müfteriler de dahil herkese anlatmak, anlatmaya çalışmaktır.

Çünkü böyle yapılmayıp inkar yolu seçilmek suretiyle ikna edilmiş olan insanlara aşağıda yer vereceğimiz bazı tarihi gerçekler ve imamlara aidiyetinden şüphe edilemeyecek bazı görüşler gösterildiğinde muhatapların hem algıları hem de düşünce biçimleri bozuluyor ve en önemlisi de selefe olan, mezheplere olan itimatları sarsılıyor.

Bu işi ben yapacağım demiyorum. Böyle bir iddiam yok asla ama hocaların bu ayrıntı üzerinde, hayati önemi haiz bu husus üzerinde dikkatlice durmamaları biraz sinirlerimi bozuyor ve haliyle iş başa düşüyor…

Hâfız İbn Hacer Rahimehullah’ın beyanı veçhile Hasen derecesinde rivayetlerle bize ulaştığına göre; Hz. Ali Kerremallahu Vechehu kendisine getirilen bir kısım zındığı önce öldürtmüş sonra da cesetlerini yaktırmıştır. Bazıları, Abdullah b. Sebe’yi önce öldürtmek isteyip de çevresindekilerle gerçekleştirdiği istişareden sonra öldürtmekten vaz geçerek sürgüne göndermiş olmasından hareketle Hz. Ali’nin böyle bir ceset yakma hadisesi gerçekleştirmediğini söylemektedirler. Abdullah b. Sebe’nin sürgüne gönderilmiş olması diğer yakma işinin gerçekleştirilmiş olmasıyla çelişmez. Zira zındıklardan bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bir kısmı ise yakılmış olabileceği gibi Abdullah b. Sebe’yi öldürmekten geri durmak, Hz. Ali’nin hilafetinin ilk zaman diliminde gerçekleşmişken sözü edilmiş olan, cesetleri yakma hadisesi daha sonra gerçekleşmiş olabilir. Unutmamalı ki, Hz. Ali’nin hilâfeti dört yıl dokuz ay sürmüştür. Yani bu iki konuda fesâdın tesir boyutuna göre bir tür öncelik-sonralık söz konusu olmuş olabilir. Ayrıca gerek Sünnî kaynaklarda gerekse de Şiî kaynaklarda Abdullah b. Sebe’nin de yakıldığına dair haberler gelmiştir, sürgün edildiğine dair anlatımlar daha güvenilir ve kabule daha yakın olsa da…

Velhâsılıkelam Hz. Ali’nin bir kısım zındığı yaktırdığı sabit olup, bunu inkâra yol yoktur. Hz. Ali’yi kimileri bu sebepten ötürü tenkit etmişlerdir. Açıkça söyleyelim ki, ashab arasındaki ihtilafları çıkaracak olursak, sonradan gelen bazılarının bu vb. uygulamaları sebebiyle Hz. Ali aleyhinde konuşmaları kendilerinin Allah indindeki durumunu, konuşmalarının düzeyi de Allah indindeki düzeyini/seviyesini ve kıymetini gösterir!!!

İnsanların hatta hayvanların bile yakılmaması gerektiğine dair hadis-i şerifler varid olmuştur ve bunlara göre ölüyü de diriyi de yakma işi haramdır. Bazı hastalıklar, salgın ihtimali vb. gibi zaruret halleri, ihtiyaçların izâlesine yönelik uygulamalar müstesna.

Bu bize nassların hudutlarını belirlediği alanı ifade etmektedir. Bir de işin siyasete bakan yönü vardır. Bunun yanında, bununla birlikte ayrıca, siyasi otoritenin bir maslahat, uzun vadeye yönelik birtakım hesaplar üzerine devlet başkanı ya da onun yetki verdiği bazı kimseler tarafından tatbik edebileceği –mûbah kapsamında değerlendirilebilecek- birtakım cezalar da vardır.

İşte bu tür cezalara: ‘’İslâm’da Var Mıdır, Yok Mudur?’’ mantığıyla değil de; ‘’İslâm’a siyasi ve ictimai açıdan ve uygulama yönüyle bilahare siyasi otoritenin gerekçeleri açısından uygun mudur, değil midir?’’ mantığıyla bakmak lazımdır.

İslâmiyet, devlet otoritesine yani insanların ekserisinin diliyle; ‘’siyasi otoriteye’’ böyle bir alan bırakmıştır. Dolayısıyla Hz. Ali Kerremallahu Vechehûnun ve bunu belli şartlar ve faydalar doğrultusunda caiz görenlerin hemen peşinen sünnete aykırı hüküm verdiklerini söylemek doğru değildir. Bu işi caiz görenler arasında İmam Ali ve oğlancı bazı kimseleri yaktırdığı bilinen Halid b. Velid gibi sahâbilerin isimleri zikredilmektedir.

Yalnız buraya kadar yazıp çizmiş olduklarımız hep öldürülmüş olanların cesetlerinin yakılmasıyla ilgilidir, diri diri yakmanın caiz olduğunu/olabileceğini savunan kimse çıkmamıştır.

Ceset Yakmayı Caiz Gören Üç İmam Meselesinin Aslı Nedir?
IŞİD’in propagandası doğrultusunda bazı kardeşler üç imama göre ceset yakmanın caiz olduğunu iddia etmektedirler ki bunun aslı da, kendisi bizzat bir kimseyi yakmış olanın yakılabileceği yönünde bir görüştür, yani direkt olarak bir kimseyi yakıp yakmama meselesi değildir, kısasın tatbiki bağlamında bir ictihaddır. Bir kimseyi yakmış olanın yakılabileceği yönündeki görüş; İmam Mâlik ve Medinelilerle Şâfî uleması ve İmam Ahmed’le İmam İshak’a nispet edilmiştir. (Allah Teala hepsinden râzı olsun.)

Diyeceğimiz o ki, yazının sonunda aşağıya nakledeceğimiz Yusuf el-Karadâvî’nin şer’i alan-siyasi alan bağlamına dair tahlilleri[*] ışığında bakıldığı takdirde, katledilecek kişilerin yaptıkları işin boyutuna ve saldıkları fesâdın durumuna göre; caydırıcılık, ibret ve fesâdın közünü kazıma noktasında ceset yakma vb. gibi cezaların direkt olarak şer’i hükümler zemininde değil de söz konusu gerekçelerle birlikte, işaret etmiş olduğumuz Siyâset-i Şer’iyye alanında değerlendirilmesi isabetli olacaktır.

Ya Kafa Kesme?
Bu iş de caiz olmamakla birlikte harp esnasında düşmana korku salmaya, onlara psikolojik baskı uygulamaya, onların motivasyonunu düşürmeye, ümitlerini kırıp kurutmak suretiyle umutsuzluğa sevk etmeye yönelik işlerdendir. Gerçekten de böyle bir şeyin bahsettiğimiz açılardan fayda sağlayacağı düşünülürse bu yollara tevessül edilebilir. İstişhad hareketleri dediğimiz hareketler de benzer amaçlar doğrultusunda, sonuç vereceğine kani olunduğunda meşru görülen hareketlerdir, aynı amaca matuftur. Maksat; düşmanı moral-motivasyon anlamında çökertmektir.

Buraya kadar yazmış olduklarımız hatırdan çıkarılmamalı ki, devlet otoritesinin gücünü hissettirdiği zamana veya bu otoriteye bağlı düzenli ordu ile girişilmiş savaşların şer’i ve siyasi hukukuna dair hususlardır, işin bu yönünü yazmaya çalıştık. Yazmış olduğumuz bu beyanlarımız asla ve asla birtakım örgütlerin -ki etkiye tepki olarak ortaya çıktığı, fıkıhtan ne derece kopuk olduğu ve bunun yerine ‘’kıyamet fıkhı’’ şeklinde tabir edebileceğimiz esnek ve yayvan bir fıkıh zeminini hareket zemini olarak kabul eden örgütlerin- uygulamalarını meşru gösterme ya da meşruluğunu ispat etme amacıyla yazılmamıştır.

Peki Bu Örgütlerin Uygulamalarını Nereye Koyacağız?
Ceset yakma, kafa kesme vb. gibi uygulamalarına en azından medya vasıtasıyla şahit olduğumuz örgütlerin uygulamalarını yukarıda özetlemeye çalışmış olduğumuz kapsamda değerlendirebilmek elbette mümkün değildir. Ama bu örgütlerin düzenli ve tertipli kurumlardan teşekkül etmiş bir devlet yapısına haiz olmadıklarını, düzenli ordu şeklinde emir-komuta doğrultusunda hareket etmediklerini de hatırda tutmamız lazımdır. Ayrıca bu örgütlerin heterojen (yani birbirinden gerek fikren gerekse de ideolojik hatta itikadi ve ameli mezhep yönüyle ayrı) bir yapıya sahip olmakla mensuplarının arasına farklı unsurların ve art niyetli, başkalarına hatta bu örgütlerin düşmanı konumunda bulunanlara dahi hizmet edebilecek kimselerin, bir kısım casusların girip de bahsi geçen eylemleri vb. diğer –batının ve medyanın anti-propaganda malzemesi olarak kullanabileceği türden- eylemleri bu kısım insanların gerçekleştirmiş olma ve ileride de gerçekleştirebileceği ihtimalini, ayrıca daha başka benzer ihtimalleri de göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Aksi takdirde basit ve sığ sonuçlara saplanıp kalınacak, sağlıklı bir sonuca varabilmek mümkün olmayacaktır.

[*]Cezayı arttırma ve ağırlaştırma siyasetine dair birçok misaller vardır. Lakin, hafifletici veya tamamen düşürmeyi gerektirici sebepler bulunduğu zaman, siyaset, cezayı ağırlaştırma şeklinde değil de, hafifletme veya tecil etme veya tamamen kaldırma şeklinde de uygulanabilir. Yine siyaset; bazı mubahları (yasaklamak) veya müstehap olan (mecburi olmayan) bazı şeylere geçici bir süre için icbar etmek yahut da (kamu yaran) gereği bunların dışında daha başka şeylere tevessül etmek şeklinde de olabilir.

Bu nedenle kanaatimce, siyasetin en güzel tarifi, el-Bahr’daki şu tariftir:
“Siyaset: Hakkında cüz’î bir delil bulunmasa da. hakimin, gördüğü lüzum ve (kamu yararı) üzerine, bir şeyi yapmasıdır.” Bunun manası şudur ki, siyaset maksadıyla yapılan bu İş İslâm’ın küllî delilleri ve umûmi kaideleri çerçevesinde kalmalı ve onlara ters düşmemelidir. Aksi takdirde böyle bir siyaset, geçersiz ve merduttur.

Şer-i Hukuk ve Siyaset bağlamında detaylar için bkz. İslâm Hukukunda Siyâset-i Şeri’yye / Yusuf el-Karadâvî. Terc. Dr. Yusuf Işıcık

http://www.islamiarastirmalar.com/upload/pdf/bf637f81bb23f72.pdf?sid=7ac69ff85dfde4979db0116e4bb4b9ce

Kefen Kabir Azabından Korur Mu ya da Marifet/Keramet Kefende Midir?

Mukaddime

Bana Cübbeli Hoca şöyle dedi böyle dedi şöyle diyor böyle diyor diye gelmeyin sadece soruldu ve genel hatlarıyla konuyu yazdım. Pazarlama şekliyle ilgili falan herhangi bir şey söylemedim. Bu anlatım, herhangi bir kimsenin, kefenine bu uygulamayı bizzat kendisinin yapması durumuna ya da yaptırması durumuna dair genel bir anlatımdır. Ne herhangi bir şahsı ya da cemaati hedef almak için ne de –onları- tezkiye etmek için yazılmıştır.

Aslında daha da genişletilmesi, delillerle ve nakillerle desteklenmesi gereken, kanaatimce bir tarafta pazarlayanların, diğer tarafta ise buharlaştıranların kıyasıya propagandaya kurban ettiği bir konudur, izaha muhtaçtır. Meselenin sadece kefen satıcılığına daha doğrusu ‘’bez parçasına’’ indirgenmesi gibi garip bir mesele vardır…
Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

AİŞE (AYŞE) VALİDEMİZE TELEVİZYONDA HAKARET VE İFTİRA EDEN ŞİİLER

Meninin Hükmü Bağlamında Meni İsrafı Babalardan Olma Kahpelerden Doğma Bazı Müfteriler Hakkında
(Mü’minlerin annesi Hz. Aişe validemize atılmış olan bir iftiraya dair)

valideme_iftira

Biz hiç ister miydik en güzel insanların isimlerinin geçtiği bir yazıda belden aşağı bazı kelimeler, ifadeler hatta cümleler kullanmayı ama iftiranın boyutu bizi buna mecbur etmiştir.

Kendini Müslüman olarak tanımlayan birisi, filtreli olmalıdır. Donanımsal anlamda bir süzgece sahip olmalıdır. Filtreli olmalı, rezervli olmalı ki, karşıdan gelebilecek muhtemel saldırılara karşı korunaklı olabilsin. Müslüman’ın filtresi, söz konusu Sahâbe olduğunda da sıkı olmalıdır. Onların ciltli kitaplarda sayılmış, dökülmüş olan fazîletlerini zihinde her zaman tutmalı, onlara karşı zannı iyi tutmalıdır.. Müslüman, onlar hakkında önüne çıkan iddialara onların fazîletlerini zihninde muhafaza ederek yaklaşmalı. Hemen eğilmemeli, asla bükülmemeli. Ehl-i Sünnet birikim, bu tecrübe hatırlanmalı, bu yapıya sonsuz bir güvenle güvenmeli. Ortaya atılan iddiaların aslında yeni iddialar olmayıp daha evvel cevap verilmiş iddialardan aşırma olduğu da hatırlanmalı. Buna mukabil, ‘’yeni’’ diye servis edilen iddiaların ise aslında çok basit çarpıtma ve saptırmalardan ibaret oluşunun da bilincinde olmalı.

Muhterem dostlar, konu şudur: Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’ın âhirete irtihallerinin ardından Hz. Aişe validemizin evinin çevresi malumunuz olduğu üzere ümmetin fetva sorma ve hadis dinleme mekânlarından biri haline gelmiştir. Ahzab Sûresi 34. ayet-i kerime ve konuya müteallik diğer ayetlerin delaleti de bunu gerektirmektedir. Efendimizin hanımları mü’minlerinin anneleri olmalarının yanında ayrıca, en mahrem meselelere vakıf olan ve bunları ümmete öğretme vazifesini de üzerlerinde taşıyan seçkin bir zümredir. Hz. Aişe (Radıyallahu Anha) de hem Efendimizin zevcesi olma hem de akletme ve fıkhetme noktasında ayrıca fazîletinin yanında dirayeti ve zekâsıyla bu işte ön plana çıkmış olan fakihlerin şüphesiz başında gelmektedir. Ashab, en mahrem meselelerdeki malumatı dahi ondan almışlardır. Bu gibi hususlar –herkese lazım olmaklığıyla- zaruri bilgi niteliğinde olduğundan bu alana müteallik ahkamın paylaşımı bizleri herhangi bir olumsuz düşünceye asla sevk etmemelidir. Nitekim Hz. Aişe ve diğer sahâbiler, tâbiîler arasında da bu konudaki çekincelerin aşılmasına dair bazı diyaloglar da geçmiştir. Bunları detayları hadis ve tarih kitaplarında ziyadesiyle mevcuttur.

Bu kapsamda kervanlar, yolcular, hacılar vd. Hz. Aişe validemizin evinin yanında –Mescid-i Nebevî faktörüyle birlikte doğal olarak hatta lazımen- konaklamışlardır ki bu tarih kitaplarında kayıtlı olan bir şeydir. Bu konaklama esnasında da Hz. Aişe validemizin hizmetçileri (cariyeleri) bu misafirlerin barınmasıyla (yemek, yataklarının verilmesi vb. gibi) alakadar olmuşlardır. Bahsettiğim bu konaklamalar ضياف (ziyâfe) olarak geçen yani bir mekanın çevresinde açık –ya da üstü örtülü/kuruluk biçiminde- misafirhanede kalma şeklindeki konaklamalardır ki, bugün bu tarz yerler Arap coğrafyasında da bizim memleketimizin kısmen Karadeniz bölgesinde ve doğu-güneydoğu bölgelerinde de yaygın olarak hâlâ görülebilmektedir.

Meselenin konumuzla alakalı kısmına gelecek olursak… Yine bu şekilde misafir olarak Hz. Aişe validemizin evinin çevresindeki misafirhanede (bu kelimeye dikkat edelim) geceleyenlerden biri, sabaha ihtilam olmuş vaziyette çıkar ve onu elbisesini –bulaşan meniyi gidermek maksadıyla- yıkarken gören cariyelerden birinin suali üzerine mesele Hz. Aişe validemize intikal eder, [1] Hz. Aişe validemizin bu adama vermiş olduğu cevap da bugün; ‘’Alel-itlak meni, yıkamakla tahir olur. Hasseten, insan menisinin kurumuşu, ovalamakla da zâil ve orası tahir olmuş olur.’’ [2] şeklinde ilmihal kitaplarımızda kayıtlı bulunan ve gerektiğinde yararlandığımız bu kolaylık hükmünün ahkâmda yer bulmasının da müsebbibi olur.

Olay kısaca bundan ibarettir ve Hadis-i Şerif’in metnine bakıldığında özellikle ihtilam kelimesinin geçmesi de burada özetlemiş olduğumuz anlatımı tamamen doğrulamaktadır. Dolayısıyla hadis-i şerif’in metni, olayın bir rüyalanmadan ibaret olduğunu, bahsi geçen misafirliğin evde/hücrede kalma şeklinde gerçekleşmediğini ve Hz. Aişe validemizin rivayette söz konusu edilmiş olan misafirle arasında geçen diyaloğun da cariyelerinden biri yoluyla gerçekleştiğini yani Hz. Aişe validemizle misafirin –elbise yıkama işine kadar- birebir hiçbir şekilde muhatap olmadığını bize en küçük bir şüpheye mahal bırakmayacak derecede açıkça vurgulamaktadır. [3]

Müfterinin Apaçık Deyyusluğu
Aktarmış olduğumuz anlatımdan ibaret olan bu hadiseyi; ‘’bir adam Aişe’nin o küçük olan evine/hücresine girdi ve orada cenabet oldu, böyle bir kadın, bir adamın, evine gidip de cenabet olduğu bir kadın sıdıka olabilir mi? Sünnîlerin annesi Aişe namahrem erkeklerle ne yapıyordu da bu erkekler sabah cenabet kalkıyordu… ’’ diyerek yorumlayıp böylece servis edebilen bu adam hakkında… Bu rivayet üzerinden; ‘’Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile babam Hz. Sıddık evime defnedilmiş vaziyetteyken örtülerimi almadan dolaşırken Hz. Ömer’in defninden sonra hücreye örtülerimi almadan çıkmadım’’[4] diyebilecek derece titizlik gösteren, hakkında birçok âyet nâzil olmuş olan ve Mü’minlerin annesi olarak nitelendirilmiş yani iffetini muhafaza ve kıymeti doğrultusunda bize hakkında pek çok haber ulaşmış bulunan Hz. Aişe validemize iftira edebilen bu insan artığı hakkında bazı sorular sormak isterim size…

Sormak isterim size…
-Böyle bir iftirayı kurgulayan ve sürdürenlerin propagandasını yaparak insanların bir kısmını ifsad edip bir kısmını ise şüpheye düşüren bu adam, sahih bir nikahla birleşmenin sonucunda dünyaya gelmiş bir adam olabilir mi?

-Bu adamın evine gelen ya da evinin avlusunda, harmanında konaklayan, misafir olan adamlardan bazıları ev halkıyla bir haltlar karıştırmış olmasaydı, bu adamın yakınlarından bazısı kendi yatak odalarında başka başka adamları misafir etmemiş olsaydı bu adamın aklına böyle bir iftirayı düzmek, kurgulamak hiç gelebilir miydi?

-Bu adamın nesebi bozuk olmamış olsa, yukarı doğru dedeleri hep kahrolası, meni israfı adamlardan oluşmamış olsa, neneleri de kahpelerden olmamış olsaydı ondan böyle bir alçaklık, böyle bir fikir fahişeliği, böyle bir zihin kahpeliği hiç sâdır olabilir miydi?

-Bu adamın cibilliyetinde şeytanlık olmasa, tıpkı kendisiyle aynı zihniyeti paylaşanlar gibi şeytanın attığı tohumdan türememiş olsaydı, böyle bir iftirayı türetebilmesi hiç mümkün olabilir miydi?
Bir de işin ihtilam ve cenabetlik boyutu var, ona da gelelim. Çünkü bu kahpe çocuğu ihtilamın ne olduğunu da bilmiyor. Belli ki hayatında hiç ihtilam olmamış. Bunun ne olduğunu, nasıl bir şey olduğun bilmediğine göre onun hakkında şöyledir veya böyledir diyebilmek için elimizde yeterli delil de var demektir!

-Kameralardan, video kayıtlarından görüldüğü kadarıyla erkek gibi duran, iblisin dostlarından, adamlarından bir adam olan bu adam, kendisi sağlıklı olsa, iktidarlı olsa, erkeklik gücü yerinde olsa, herif olsa, hiç ihtilam olmayla bu özel durum dışında cenabet olmayı birbirine karıştırır mıydı? [5]
Hiç kızmayın, bilakis hatırlayın ki; ‘’hadsize –gerektiğinde söverek dahi- haddini bildirmek, kırk öksüze kaftan giydirmek gibidir.’’

Bundan sonra böyle –sizin anlayacağınız dilden- ulan, onun bunun çocukları sizi…!

Dipnotlar
[1] Hadis-i Şerif’in birden fazla yolu birden çok varyantı vardır. Muhtelif tarîk ve varyantlarıyla Sahîhayn’de ve sünenlerin dördünde birden de yer almaktadır. İddiaya konu edilen metin bağlamında şu iki hadis-i şerif’i nakletmek umarız kâfi gelecektir.

Meninin Hükmü Babı
Bize Yahya b. Yahya da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Abdillâh, Hâlid’den, o da Ebû Ma’şer’den, o da İbrahim’den, o da Alkame ile Esved’den naklen haber verdi ki; bir zat Aişe’ye misafir olmuş ve sabahleyin elbisesini yıkamaya başlamış. Aişe (ona) :
— «Eğer onu (menîyî) gördünse yerini yıkaman sana yeterdi. Görmedinse etrafını yıkardın. Vallahi ben onu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in elbisesinden ovalayarak çıkardığımı bilirim. Sonra o elbise ile namaz kılardı» demiş.

Diğer bir rivayet:
Bize Ebû Âsim Ahmed b. Cevvâs el-Hanefî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebu’l-Ahvas, Şebib b. Garkâde’den, o da Abdullah b. Şihâb el-Havlâniden naklen rivayet etti, Abdullah şöyle demiş:
Aişe’ye misafirliğe gitmiştim. İki elbiseme birden ihtilâm olmuşum. Bunun üzerine onları suya batırdım. Derken Aişe’nin bir cariyesi beni görerek ona haber verdi o da bana haber göndererek (beni çağırttı ve) şöyle dedi:
«Elbiselerini böyle yapmaya seni ne şevketti?» :
— «Uyuyan kimsenin uyku halinde gördüğünü gördüm» dedim.
— «Elbiselerde bir şey gördün mü?» dedi.
— «Hayır» cevabını verdim.
— «Eğer br şey görmüş olsaydın onu yıkar mıydın. Vallahi ben bizzat kendimin onu Besulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in elbisesinden kuru olarak tırnağımla iyice kazıdığımı bilirim» dedi.

Açıklama
Bu hadîsi Buharı Taharet bahsinde muhtelif lâfızlarla muhtelif râvîlerden tahriç ettiği gibi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce ‘de ayni bahiste onu muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.

Hadîsin muhtelif rivayetleri birbirini tefsir etmiştir. Bunların Mecmuundan anlaşıldığına göre ilk rivayette ismi zikredilmeden Hz. Âişe (Radiyallahû Anha)’ya misafir olduğu bildirilen zat Abdullah b. Şihab el’Havlanî ‘dir. Bu zat tabiinden olup Kûfelidir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanına eriştiği fakat onu göremediği rivayet olunur.
(İktibas: İmâm-ı Nevevî’nin Sâhîh-i Müslim Şerhi Tercümesi/Ahmed Davudoğlu)

[2] bkz. Nîmet-i İslâm İlmihâli Yıkayarak Temizleme Bahsi.

[3] Hadis-i Şerif’in metni, senedi, tarîkleri, varyantları ve konuya dair bir mütalaa için bkz.
وفي رواية مسلم عن عبد الله بن شهاب الخولاني قال: كنت نازلاً على عائشة ◄فاحتلمت► في ثوبي فغمسته في الماء، فرأتني ◄جارية لعائشة فأخبرتها،► ليس معنى أنه كان ضيفاً عندها أنه نام معها في غرفتها إنما في ضيافتها، ولا يلزم أن يكون في منزلها إنما نزل في ضيافتها؛ لأن مثل هذا الخبر قد يتلقفه من يتلقفه من الذين يتبعون الشبهات والشهوات، فيستدل به على أن المرأة وإن كانت بمفردها في البيت يمكن أن ينزل بها رجل ضيف، هذا الكلام ليس بصحيح، قال عبد الله بن شهاب الخولاني: كنت نازلاً على عائشة يعني ضيف عندها فاحتلمت في ثوبي، وهنا يقول: فأمرت له بملحفة، ولا يمنع أن ينسبه إلى نفسه لأنه قد تغطى به، والنسبة تكون لأدنى ملابسة، فاحتلمت في ثوبي فغمسته في الماء، فرأتني جارية لعائشة، فأخبرتها فبعثت إلي عائشة كل هذا يدل على أن عائشة ليست بحضرته وليس بحضرتها، فبعثت إلي عائشة فقالت: ما حملك على ما صنعت بثوبك؟ قال: قلت … إلى آخره أنه استحيا أن يرسل بها وبها أثر الاحتلام، ثم قالت له: إنما كان يكفيك أن تفركه بأصابعك، تدلك بأصابعك، وربما فركته من ثوب رسول الله -صلى الله عليه وسلم- بأصابعي
http://fatwa.islamweb.net/fatwa/printfatwa.php?Id=245116…

[4] bkz. İbn Saad, Tabakâtu’l-Kübrâ, II/254-255

[5] Bahsettiğim süzme piçin iddiaları için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=VHSGwj_Cq1E

İbn-i Teymiyye’yi Allâme Âlûsî Üzerinden Tezkiye Etme Çabası Boş Bir Çabadır

İbn-i Teymiyye’yi Allâme Âlûsî Üzerinden Tezkiye Etme Çabası Boş Bir Çabadır

Öncelikle ‘’Haberdar Olmak’’ ve ‘’Muttali Olmak / Ittıla Kesbetmek’’ arasındaki farka temas etmekte fayda olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yazacaklarımız, bu iki işin birbirinden farkı noktasındaki zemin üzerine oturacaktır.

Bizim iddiamız; İbn-i Teymiyye’yi mühim sıfatlarla methü sena eden âlimler, İbn-i Teymiyye’nin bazı fıkhi görüşlerine –ki üç talakı bir sayması gibi, bu konuda onu tenkit etmişlerdir- muttali olup akide sahasındaki bazı tartışmalı görüşlerinden belki haberdar olmalarına rağmen bunlara muttali olamamış, yani sağlam bir şekilde haberdar olamamışlardır. Muttali olamadıklarından da bu konularda onlardan İbn-i Teymiyye’yinin ilgili görüşlerinin reddine dair herhangi bir şey nakledilmemiştir. Ama muttali olmuş olsalardı, O’nu mezkûr meselelerde tenkit edenler, akide sahasındaki görüşlerinde evleviyetle tenkit eder ve o derece methü senâdan geri dururlardı’’ şeklindedir.

Biz böyle dediğimiz vakit muarızımız bize şöyle cevap vermektedir;
‘’bahsi geçen (tartışmalarımızda gündeme gelen, İbn-i Teymiyye’yi methü senâ eden) âlimler muhakkik alimler olup onların İbn-i Teymiyye’nin bu tür görüşlerinden haberdar olmadıklarını ya da olamadıklarını söylemenin tutarlı bir yanı yoktur.’’

Mesela bu tartışmada gündeme getirilen isimlerden birisi de Allâme Âlûsî Rahimehullahtır. Halbuki Allâme Âlûsî, İbn-i Teymiyye’nin mesela bugün İbn-i Teymiyye konusunda yazıp-çizen ve konuşan hemen herkesin muttali olduğu ‘’âlemin kıdemi’’ noktasındaki görüşüne muttali olmadığını bizzat kendisi ifade etmektedir.

Allâme Âlûsî hayatının bir kesitinde İstanbul seyahati gerçekleştirmiş, bu seyahatinde devrin ulemâsı ve meşâyıhı ile görüşmüş, dönemin Şeyhü’l-İslâm’ı Arif Hikmet Efendiyle de sohbet etmiştir. Allâm Âlûsî bu seyahati hakkında toplam dört risale[1] kaleme almış ve bu risalelerden birisini, görüşüp sohbet ettiğinde kendisinden çok etkilendiği Arif Hikmet Efendi’ye tahsis etmiştir.[2]

Görüşmenin İbn-i Teymiyye Hakkındaki Bölümü:
Görüşme esnasında Şeyhü’l-İslâm Arif Hikmet Efendi, Allâme Âlûsî’ye İbn-i Teymiyye’yi sorar. Allâme Âlûsî de ona İbn-i Teymiyye’yi övücü sözler söyler. Arif Hikmet Efendi’nin; ‘’ama o âlemin kıdemini savunmaktadır’’ şeklindeki sözüne Allâme Âlûsî; ‘’O’na böyle bir şey nispet edilmiştir, Devvânî de bunu nakletmiştir ama İbn-i Teymiyye’nin o görüşü savunduğu sabit değildir’’ sözüyle mukabele eder.[3]

Burada aktarmış olduğumuz görüşmeden anlaşıldığı gibi, bugün İbn-i Teymiyye taraftarlarının ve karşıtlarının hemen hepsinin muttali olduğu; İbn-i Teymiyye’nin ‘’Âlemin Kıdemi’’[4] görüşünden Muhakkîk, Müfessir, Allâme Âlûsî haberdar olmuş fakat buna muttali olamamış, yani bu görüşün İbn-i Teymiyye’ye aidiyetinden emin olamamış, dolayısıyla bu konuda onu tenkit etmekten geri durmuştur. Acaba buna muttali olmuş bulunsaydı bu mes’ele hakkında ne derdi?

Bu görüşte dahi muttali olmamış bulunan Allâme Âlûsî’nin, İbn-i Teymiyye’nin o zaman –matbû olmamak, eserleri yaygın olmamak gibi imkansızlıklara bağlı olarak- kolay ulaşılamayacak diğer risale ve reddiyelerinde geçen, kendisinin teşbih ve tecsime nispet edilmesine sebep olan, bugün İbn-i Teymiyye’nin meraklı ve sıkı takipçi taraftarlarının dahi muttali olmamış bulundukları görüşlerine muttali olamadığını söylemek aklın gereği olup, kendi içerisinde de tutarlı bir iştir.

Benzer pasajları, O’nu ciddi sıfatlarla methü sena eden -hatta kendisine üç talak konusunda ve bu alandaki diğer konularda bir yandan reddiye yazıp diğer yandan onu metheden fakat i’tikâdî bazı görüşlerine muttali olduktan sonra onu sert bir dille tenkit eden- diğer âlimlerimiz için de nakledebiliriz.

Tekrar etmemiz gerekirse; biz İbn-i Teymiyye’yi en üst sıfatlarla methü senâ eden ulemanın, İbn-i Teymiyye’nin bu tür görüşlerinden hiçbir şekilde haberdar olmadıklarını savunmuyoruz. Bu görüşlerinden kimilerinin hiç haberdar olmadığını, kimilerinin ise haberdar olmuş olabileceklerini fakat haberdar olmuş olmalarına rağmen bu görüşlerin İbn-i Teymiyye’ye aidiyetini muhtemelen teyit edemediklerini, yani İbn-i Teymiyye’nin bu görüşlerinin ona aidiyetinden emin olamadıklarını savunuyoruz.

Bu yazdıklarımızdan sonra artık iş, insafa ve vicdana kalmıştır. Bunu görüp de hala Allâme Âlûsî üzerinden İbn-i Teymiyye’yi tezkiye etmeye kalkışan olursa, bu tavrı onun aynı zamanda adaletinin ve vicdanının seviye ve derecesinin de göstergesi olacaktır!

Netice:
İbn-i Teymiyye’nin bu derece tartışıldığı şu günlerde İbn-i Teymiyye taraftarlarına düşen; O’nu, ilmî ve dînî bir tavır, bir hareket olmaktan ziyade siyâsî bir tepki olan Vehhâbiliğin garezkâr ve kötü niyetli ellerinden kurtarıp kitaplarını, yazma nüshalara kadar inerek karşılaştırmak suretiyle eksikleri ve hataları tespit etmek, bir başka deyişle edisyon kritiği doğrultusunda bir çalışma yapmak ve bundan sonra en küçük bir ilave ya da çıkarma yapmadan, tahrifsiz bir biçimde, olduğu gibi itinayla basmak, üzerinde oynanmamış bir İbn-i Teymiyye portresini, hatalarıyla, kusurlarıyla, sevaplarıyla ve günahlarıyla olduğu gibi ortaya koymaktır.

Bu yapılmadıkça bu tür tartışmalar hiçbir zaman bitmeyecektir.

▬▬▬▬
[1] Allâme Âlûsî’nin bu İstanbul Seyehatine dair dört farklı risalesi vardır. Bunlardan birincisi;
Âlûsî’nin İstanbul’a gidiş sebebini, gidiş serüvenini, gidişte uğradığı yerleri ve görüştüğü kimselere dair yazmış olduğu; ‘’Neşvetü’ş-Şemûl fi’s-Seferi ilâ İslâmbul’’ isimli risalesidir.

İkincisi; dönüşünü, dönüşte uğradığı yerleri ve görüştüğü kimselere dair yazmış olduğu; ‘’Neşvetü’l-Müdâm fi’l-Avd ilâ Medîneti’s-Selâm’’ isimli risalesidir.

Üçüncüsü; İstanbul’da yaşamış olduklarına, görüşmelerine ve görüştüğü kimselerin kısaca takdîmine/tanıtımına dair yazmış olduğu; ‘’ Ğarâibu’l-İğtirâb ve Nüzhetü’l-Elbâb fi’z-Zehâb ve’l-İkâme ve’lİyâb’’ isimli risâlesidir.

Dördüncüsü de; Şeyhü’l-İslâm Arif Hikmet Efendiye dair kaleme almış olduğu; ‘’Şehiyyü’n-Neğâm fî Tercemeti Şeyhi’l-İslâm Ârifi’l-Hikem’’ isimli risalesidir.

[2] ‘’Şehiyyü’n-Neğâm fî Tercemeti Şeyhi’l-İslâm Ârifi’l-Hikem’’

[3] ‘’Ğarâibu’l-İğtirâb ve Nüzhetü’l-Elbâb fi’z-Zehâb ve’l-İkâme ve’lİyâb’’

[4] Nitekim İbn-i Teymiyye konusunda orta yolu tutma noktasında oldukça titiz davrandığını söyleyebileceğimiz ve bu konuda bir kesim tarafından da tenkit edilen muasır âlimlerden Muhammed Sâlih el-Ğursî (Ekinci) Hocaefendi de İbn-i Teymiyye’nin bu görüşünün hem naklen hem de aklen merdud olduğunu, ayrıca icmaa da muhalif olduğunu, mes’eleyi yanlış anlayıp bu bağlamda birden fazla hataya düşmüş olduğunu açıkça beyan eder. Ama İbn-i Teymiyye’nin bu konudaki görüşünün feylosofların görüşünden farklı olduğundan, küfür isnadını gerektirecek bir görüş olmadığını da ayrıca belirtir.
bknz. Muhammed Sâlih el-Ğursî (Ekinci) İFAM Nesefî Akâidi Dersi-1 46. Dakika.
http://www.youtube.com/watch?feature…LYkQ_qA#t=2744

SİYASETEN KATL YA DA GEREKTİĞİNDE EVLAT-KARDEŞ KATLİNE DAİR BİR NOTTA BİR ANEKDOT

SİYASETEN KATL YA DA GEREKTİĞİNDE EVLAT-KARDEŞ KATLİNE DAİR BİR NOTTA BİR ANEKDOT

Siyaseten Katl (Evlat ve kardeş katli de dahil) konusu doğrultusunda Mısıroğlu haklı olarak çok kritik bir soru soruyor;

‘’ 1. Murad’ın oğlu ve taht naibi Savcı Bey ile Bizans Kralı V. Yoannis Paleologos’un taht naibi ve oğlu IV. Andronikos Palaiologos babalarına karşı ortaklaşa bir isyanda bulunurlar. Her iki baba da oğullarının isyanlarını bastırır ve gözlerine mil çektirirler. Osmanlı Padişahı oğlunun iki gözüne birden mil çektirirken Bizans Kralı, Osmanlı Hükümdarından daha insaflı (!) davranır ve oğlunun tek gözüne mil çektirir. Osmanlı Hükümdarı, oğlunun bir başka isyana araç olarak kullanıldığını görünce onu öldürtür. Bizan Kralı ise oğlunun mahpushanedeki bütün dalaverelerine rağmen ona kıyamaz ve nihayetinde bu oğul bir şekilde mahpushaneden çıktıktan sonra tekrar isyan çıkartır. Bu isyanda onbinlerce kişi ölür ve sonuçta babayla kardeş zindana atılırlar. Sonra da dış bağlantılarla mahpustan çıkan bu şahıslarla isyanlar devam eder, kargaşalar böylece sürüp gider. Osmanlı’da ise bu padişah döneminde bir daha isyan yaşanmaz, 1. Murad bu vesileyle hükümdarlığını ömrünün sonuna kadar iç problem yaşamadan yürütür. Ayrıca ‘’Sultan’’olarak anılan ilk Osmanlı Padişahı olarak önemli fütûhâta imza atar. Bizans ise Osmanlı’nın aksine, Venedikliler’in manipülasyonları ve yönlendirmelerine maruz kalmak suretiyle buhranlı dönemler yaşamaya devam eder.’’

Mısıroğlu soruyor haklı olarak. Milletin(in) varlığı, huzuru ve Devletin(in) bütünlüğü-bekâsı noktasında kimin yaptığı daha isabetlidir? Kim haklı çıkmıştır?

Siyaseten Katl mevzuunu çalakalem değerlendirmekten uzak durmalı. İşin Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’a kadar uzanan bir cîheti, ayrıca tarih boyu uygulamalarda isabetli olan ve olmayan tarafları vardır. Dolayısıyla, her bir hadiseyi ayrıca ele alıp değerlendirmek lazımdır. Darlanmaya, gaza gelmeye lüzum yoktur.

Not. Muhterem Kadir Mısıroğlu’nun 15 Şubat 2014 Tarihli Cumartesi sohbetinden yola çıkılarak hazırlanmıştır.

Aşırı Yüceltmeci Başbakan Anlayışıyla Buharlaşan Kavramlarımız Ve Başbakanın Kankisi Azrail Söylemiyle İnkar Edilen Muhayyerlik

Aşırı Yüceltmeci Başbakan Anlayışıyla Buharlaşan Kavramlarımız Ve Başbakanın Kankisi Azrail Söylemiyle İnkar Edilen Muhayyerlik

Giriş
Muhayyerlik, bir Nebî’ye ölüm meleğinin gelmesi ve ona dünyayı mı yoksa ahreti mi tercih edeceğini sorması noktasındaki kavram ya da kurum nedir ve sabit midir?
Muhayyer bırakmanın sebeb-i hikmeti nedir?
Muhayyerlik Kur’ân’a ve Sahîh Kader İnancına aykırı mıdır?
Muhayyer bırakma ölüm meleğinin vazifesini terki ve emre itaatsizliği anlamına gelir mi?
Evliyâ’dan da Nebîler gibi muhayyer bırakılanlar olabilir mi? (Ya da olmuş mudur?)

MUHAYYERLİK
Solcuların ve merkez sağda saf tutanlardan bilhassa statükocu konumunda bulunanların isabetli bir sözü/sloganı vardır; ‘’şahıslar ve zümreler hata yaptıklarında tenkitler kendilerine yönelir, fakat dini kullanan (ön planda tutan ve bu alanda söylemlerde bulunan) kişilerin hatalarında ise tenkitler dine yönelir.’’ Bugün hakikaten de bu tespitin canlı ve acı örnekliğine şahit olmaktayız.

Menâkıb kitaplarında ne kadar menkıbe var ise menkıbelerin muhtevası düzey olarak da sayın Başbakan’a uyarlanmakta ve Başbakan’a uyarlanmasına tepki olarak açığa çıkan tenkitler, bu uyarlayanlarla sınırla kalmayıp direkt olarak mes’elelerin/kavramların tenkit edilmesine sebep olmakta ve hatta dalga geçilerek eleştirilmesi seviyesizliğine kadar inektedir. Bu durum, menkıbelerde geçen hallerin büyük kısmının Edille-i Şer’iyye noktasında delilinin/isnadının bulunması hasebiyle farkında olmadan insanları batıl tasavvurlara ve hatta belki de i’tikâdî zeminde sakat bir duruma doğru hızla sürüklemektedir.

F. Gülen’in Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’a dair rüya ya da zuhurat vurgularının, Tayyip Bey’i aşırı derecede yüceltenlerin bu tür yüceltmelerinin kişileri direkt olarak o konuları reddetmeye, inkâra götürdüğünü son günlerde müşahede etmekteyiz. Bu noktada bilinçler ciddi şekilde tahrip olmaktadır. Bu arıza ile bir şekilde mücadele etmek gerekmektedir. Zira bilinçlerin bozulması ve kokuşması sonrasındaki tahribatı düzeltmek, yol, köprü, kanalizasyon, yapmak veya fosseptik çukuru açmak kadar kolay olmayacaktır.

İnsanımız, şahısların ve şahıslarla alakalı olan mes’elelerin tenkitiyle, kavramları ve mümkün olan işlerin tenkitini birbirine karıştırmamalı.

Söz gelimi; Başbakan’a Azrail Aleyhisselâmın gelip de ona muhayyerliği tebliğ etmesine bağlı olarak Başbakan’ın ülkeyi ateşe atıp da memleketi başsız bırakmamak adına dünyada bir süre daha kalmayı tercih etmesine dair anlatılan zırva ile ‘’muhayyerlik’’ kavramını birbirinden ayırmalı, bu olayı uyduran aşırı yüceltmeci insanları tenkit etmek yerine muhayyerliği tenkit edip de ‘’azraille kankalık’’ olarak nitelendirmemeli, velhâsılı kelâm; sapla samanı birbirine karıştırmamalıdır.

Korkarım ki, yakın zamanda Başbakan hakkında uydurulan menkıbeler muhayyerlik gibi üst bir noktaya ulaşmışken, bununla da kalmayıp bir-iki adım daha yukarıya taşınacak, ölü diriltmeye kadar götürülecektir. Darda kaldığında Ahmet Davutoğlu gibi kabineye dışarıdan bakan atayan ve son dönemde Efkan Âlâ ile bir örneğini daha görmüş olduğumuz bu tavır, uçmalara kaçmalara bağlı olarak belki de; ‘’meclis dışından olur da dünya dışından olmaz mı’’ denilerek Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın diriltilmek suretiyle kabinede bakanlık vazifesi almalarına kadar erişecektir.

Kerâmet yoluyla ölü diriltilir mi diriltilemez mi, mümkün müdür değil midir, mevzuuna hiç girmeden konumuz olan ‘’Muhayyerlik’’ mes’elesine gelelim.

 

Muhayyerlik lügatte; ‘’iki şey arasında tercihte serbest bırakılmak ve bu serbestiyete bağlı olarak hayırlı olanı seçmek’’ anlamına gelir son tahlilde. Istılahta ise ticaretten birçok alana bu ıstılah, tercih anlamında kullanılır. Bizim burada konuşacağımız konu ise daha dar ve daha özel anlamda Peygamberlerin ölüm ve yaşam arasında (sınırsız olarak değil bir süreliğine) muhayyer bırakılmaları, tercihlerinin sorulması anlamına gelen mana çerçevesinde olacaktır. Bunun mümkün olup olmadığını, mümkünse delilinin ne olduğunu, Peygamberler için mümkünse Peygamberler dışında kalanlar, bilhassa Velîler için de mümkün olup olmayacağını, bu inanışın Kur’ân’a ve Sahîh kader anlayışına aykırı olup olmadığı üzerinde kısa kısa durmaya gayret edeceğiz.

Konuya dair hadis-i şerifler vardır bunlardan en çok bilineni ve birçok muteber kaynakta ittifakla Kayıtlı bulunan Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam ile ilgili olup, aynı zamanda her peygambere muhayyerlik verildiğini belirten hadis-i şeriftir;
5. (5405)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), sıhhati yerinde iken şöyle diyordu:

“Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzedilmez. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.”

Aleyhissalâtu vesselâm hastalandığı zaman O’nu, (başı) dizimin üstünde baygın vaziyette gördüm. Bir ara kendine geldi. Gözlerini evin tavanına dikti ve sonra: “Ey Allahım Refik-i A’la’da (bulunmayı tercih ederim)” dedi. Bu sözü işitince ben (kendi kendime): “Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor” dedim. Bunun, sıhhatli iken bize söylediği şu hadis olduğunu anladım: [“Hiçbir peygamber cennetteki makamını görmeden kabzedilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.”

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın telaffuz ettiği son söz: “Allahım, Refik-i A’la’da” cümlesi oldu.” (Refik-i A’la: Cennetin en yüksek makamında bulunan peygamberler cemaatidir). [Buhârî, Megazî 83, 84, Tefsir, Nisa 13, Marda 19, Da’avat 29, Rikak 41; Müslim, Fezail 87, (2444); Muvatta, Cenaiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da’avat 77, (3490).]

Hazreti Mûsa ile ilgili de üzerinde bilhassa sünnet/hadis düşmanlarının pek çok spekülasyon yaptıkları bir rivâyeti ilk etapta hatırladığımız rivâyetlerden. Bu konuya müteallik daha başka hadis-i şerifler de mevcuttur.

Sübût açısından herhangi bir problem ihtiva etmeyen ve delâlet yönünden de son derece açık olan bu hadis-i şerif ve konuya müteallik diğer hadis-i şeriflerden sonra Müslüman olduğunu iddia eden aklı başında bir kimsenin bu konuyu inkâr etmesi beklenemez.

 

Muhayyerlik Kur’ân’a Aykırı Mıdır?
Üzerinde durduğumuz muhayyerliğin Kur’ân’a aykırı olduğunu iddia edenler; ‘’her nefis ölümü tadacaktır’’ mealini ihtivâ eden; Âli İmran Sûresinin 185, Enbiyâ Sûresinin 35 ve Ankebut Sûresinin 57. Âyet-i kerîmesini delil olarak öne sürmekte ve bu tür bir muhayyerlik inancının bu ayetlerle tenakuz/çatışma halinde olduğunu iddia etmektedirler.

Bunlara oturup cevap vermek dahi esasında vakit israfıdır. Çünkü bunlar, ya muhayyerliğin ne olup olmadığını anlayabilecek kapasiteye sahip bulunmayan akılsız insanlardır ya da okuduğunu anlamaktan aciz yahut da bugüne kadar bu konuyu oturup da adam akıllı okumamış, okumadan, bilmeden ahkam kesen, cesaretini cahilliğine borçlu ahmak kimselerdir.

Çünkü onlar, muhayyerliği, ecelin kaldırılması olarak anlamaktadırlar. Hâlbuki böyle diyen hiç kimse yoktur. Bu sadece ecelin vaktiyle ilgili aslında hakikatte ‘’erteleme’’ dahi olmayan bir şeydir! Bunu tenkit eden bir şahıs acaba Profesörlük payesini nasıl almış olabilir? Asıl suç onda mıdır, yoksa asıl suç, onu bu payeye layık görmüş olan, her birinin liyakatleri oturulup ince ince irdelenip tartışılması gereken etiketli cühelanın mıdır?

 

Muhayyerlik Kur’ân’da Ecelin Değişmeyeceğini Bildiren Ayetlere Ve Kader İnancımıza Bağlı Olan Ecel Anlayışımıza Aykırı Mıdır?

Bazıları üzerinde durmakta olduğumuz muhayyerlik mevzuunun, En’am Sûresi’nin 60, Nahl Sûresi’nin 61, Zümer Sûresi’nin 42 ve Fâtır Sûresi’nin 45. Ayet-i Kerîmelerinde geçen Ecel-i Müsemmâ yani ‘’kesin olan ve değişmeyen ecel’’ bağlamında ve; Araf Sûresi’nin 34., Yûnus Sûresi’nin 49, (daha önce geçtiği gibi yine) Nahl Sûresi’nin 61. Âyet-i kerîmelerinde ‘’ecelin değişmeyeceğine’’ yapılan vurgularla tenakuz/çatışma halinde olduğunu iddia etmektedirler.

Burada ecel-i kaza – ecel-i müsemma, kader-i mutlak – kader-i muallak ya da kader-i mübrem – kader-i muallak yahut kaza-i mübrem – kaza-i muallak noktasındaki detaylara ve Ümmü’l-Kitab, Kitâb-ı Meknûn ve Levh-i Mahfuz birbirlerinin aynı mıdır, yoksa değil midir, kelamcıların, müfessirlerin ve sûfilerin bu mefhumlara dair görüşleri nelerdir, bu konuların hiçbirine hatta kader değişir mi, değişmez mi mevzuuna dahi girmeksizin, kader konusunu en dar çerçevede alıp değerlendiren ve kaderin değişeceğini ifade eden bazı delilleri dahi muhtelif şekillerde te’vil ederek manalandıranların görüşü doğrultusunda ele alacağız.

Aslında bir evvelki sorunun cevabında da kısaca üzerinde durduğumuz gibi burada ecelin kaldırılması söz konusu olmadığı gibi bunda bir tür erteleme de söz konusu değildir. ALLAH indinde yazılı olan ecele, zaten muhayyerliği tebliğ eden meleğe muhatabının vereceği cevap da uygun düşecektir. Kendisine muhayyerlik tebliğ edildiği anda dünyayı tercih edecek olan Nebî’nin bu tercihi yapacağı da zaten ezelde kalem tarafından yazılmıştır. Dolayısıyla burada ecelin ötelenmesi, ertelenmesi gibi bir şey de yoktur. Bu noktadaki şüpheler ya muhayyerlik mevzuunu tam bilmemekten ya da kader mevzuunu tam olarak bilememekten kaynaklanan şüphelerdir.

 

Muhayyerlik Ölüm Meleğinin Vazifesini Yerine Getirmemesi Anlamına Gelir Mi?

Bazıları şöyle demektedir; ‘’Enbiyâ Sûresi’nin 19, 20 ve 26-27, Tahrim Sûresi’nin 6, Mü’min Sûresi’nin 7. Âyet-i kerîmelerine göre melekler, ALLAH Teala’ya ibadete ve onun emirlerini yerine getirmeye memurdurlar. Bundan asla geri durmazlar, itaatsizlik etmeleri de söz konusu değildir, olamaz da. Dolayısıyla, sizin bu muhayyerlik dediğiniz şey aynı zamanda Azrâil Aleyhisselâm’ın görevini yerine getirmemesi demektir. Böyle bir şey ise Dinin esaslarıyla çatışma halindedir.’’

Cevap:
Bu iddiada bulunanların da muhayyerliği tam olarak anlayamamış kimseler olduklarını görüyoruz. Daha evvel kader ve ecel bağlamında da kısaca temas etmiş olduğumuz gibi ALLAH Teala burada muhayyer bırakılan kulun (Nebî’nin) kararının ne olacağını önceden bilmektedir. Bunu Meleku’l-Mevt bilsin ya da bilmesin onun bu noktadaki vazifesi direkt olarak muhayyer bırakılan kişinin rûhunu kabzetmek değil, ona bu konuda muhayyer bırakıldığını tebliğ etmek ve onun tercihine göre davranmaktır.

Binaenaleyh Meleku’l-Mevt’in buradaki vazifesi bellidir ve bunda asla ve kat’a ALLAH Teala’nın emrine muhalefet, bir tür itaatsizlik yoktur, bilâkis verilen vazifeyi layıkıyla yerine getirmek vardır.

Soru:
Madem ALLAH Teala muhayyer bırakılan Nebî’nin tercihinin ne olacağını biliyor, Melek de direkt olarak onun rûhunu kabzetmek için gitmiyor da bu muhayyerliğin burada ne önemi kalıyor?

Cevap:
Bu tür bir tercih hakkı, muhayyerlik, ALLAH Teala’nın kuluna (Peygamberine) bir tür ihsânı ve lütfudur. Aynı zamanda mûcize kapsamında bir iş, onun kadrini, kıymetini, diğerlerinden farkını ve üstün özelliklerini, ALLAH Azze Ve Celle indindeki kıymetini, kurbiyetini ortaya koyan, beyan eden bir iştir. Muhayyerlikle ilgili hadis-i şeriflere baktığımız vakit zaten muhayyerlik esnasında muhatap bulunan peygambere ahretteki makamının gösterildiği de okunacaktır.

Ayrıca, konu sahih hadislerle sabit olduğuna göre bunu inkâra yol yoktur. ALLAH Teala ise yaptıklarından asla ve kat’a sorulmayacak olandır. Sâbit olan bir hususu inkâr edenler ise, en acı bir şekilde sorgulanacak olanlardır! لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ Sûresi 23. Âyet-i kerîme.)

 

Evliyâ Da Muhayyer Bırakılır Mı?
Nebîlerin (Aleyhimüsselâm) muhayyer bırakılmaları ve muhayyerlik mevzuuna dair soru işaretleri izâle edildikten sonra burada üzerine konuşulması gereken bir başka konu da bu tür bir muhayyerliğin Velîler için de söz konusu olup olamayacağı mevzuudur. Daha evvel de geçtiği üzere, ALLAH Teala muhayyerliği peygamberlere onların üstün fazîletlerinin tasdiki noktasında bir tür mucize ve ihsan olarak vermiştir. Velîlerin, sâlihlerin de üstün fazîletlerinin tasdiki peygamberlerde mûcize iken velîlerde kerâmet kapsamındadır. Bir velînin kerâmeti, bağlı bulunduğu Peygamberin mûcizesidir. Kimilerine göre, Peygamberlerin mûcize doğrultusunda gerçekleştirmiş oldukları her tür iş velîlerden kerâmet noktasında sadır olabilir. Kimileri ise bunu belli bir çerçevede sınırlandırmak gerektiğini ifade etmişlerdir, bunun detaylarına girmiyoruz.

Velînin kerâmetinin peygamberinin mûcizesi anlamına geldiğini ve bazı yüksek mertebe sahibi kimselerin mukarreb melekler de dahil meleklerle görüşmelerine, ayrıca bu tür muhayyerlik hususu ihtiva eden nakledilegelmiş menkıbelerin varlığını göz önünde bulundurduğumuz vakit, böyle bir şeyin Velîler için mümkün olmayacağını söylemek, mümkün olacağını söylemekten öncelikli olarak delil isteyen bir iştir.

Dolayısıyla, bir velînin üstün fazîletlerini tasdik sadedinde kerâmet kabilinden kendisine böyle bir tercih verilmiş olması/olabileceği inkâra kalkışılması gereken bir iş değildir.

Elbette her şeyin en doğrusunu bilen ALLAH Subhânehû Tebâreke Ve Teâlâ’dır.