Anayasa Değişikliği Sonucunda Olan Meclis Başkanlığı’na Oldu

16 Nisan halkoylaması neticesinde resmî olarak hayata geçen Anayasa değişikliğinde sistem yönünden mühim bir ayrıntı gözden kaçmış gibi görünüyor. İşin bu tarafının konuşulduğuna ya da yazıldığına hiç şahit olmadım. Belki gözden kaçırmış olabilirim düşüncesiyle görselleri, videoları ve yazıları taradım; fakat bu konuyla ilgili bir gündeme yine rastlayamadım.

Söz konusu değişiklikle birlikte TBMM Başkanlığı olanca ağırlık ve önemini yitirmiş görünüyor. Bu vazife her dönem hayatî bir vazifeydi. Cumhuriyet tarihi boyunca her dönem sus payı oldu. Vazife bekleyenlerin gönlü, bu görevle alındı. Güçlü simalar bu koltukla avutuldu. Fethi Okyar, Karabekir, Cebesoy, Orbay, Bülent Arınç ve Cemil Çiçek gibi isimler bu koltuğun sihriyle içeride gösterilip dışarıda bırakılan ağır toplardan sadece birkaçı…[1]

Bu vazifeyi değerli kılan asıl husus; Meclis Başkanlığı vazifesinin Cumhurbaşkanı’na yurt dışı ziyaretleri, hastalık gibi durumlarda vekâleti kapsayan ve onun yetkilerini kullanabilmeyi sağlayan bir vazife olması idi. 106. Maddedeki değişiklikle bu vazife de değişmiş, Meclis Başkanlığından bu vazife alınmış oldu. Cumhurbaşkanı’na artık yardımcısı vekâlet edecek ve o yetkileri kullanacak…[2]

Anayasa değişikliğiyle beraber Meclis Başkanı’nın ağırlığı noktasında gündeme gelmesi gereken bir diğer konu seçimlerin yenilenmesine dahli. 116. Madde Cumhurbaşkanı’nın seçimlerin yenilenmesine yönelik kararını TBMM Başkanına danışarak almasını salık veriyordu; bu madde de değişti. Meclis Başkanıyla artık böyle bir şey için istişareye lüzum görülmedi.[3]

Söz konusu değişikliklerle birlikte TBMM Başkanını ‘ayırt edici’ ve özel kılacak pek bir tarafın kalmadığını düşünüyor, değişikliğin bu noktaya bakan yönü tartışılmasa ya da tartışmaya değer bulunmasa bile, önümüzdeki ilk Meclis Başkanlığı seçiminde gündeme gelebileceğini tahmin ediyorum.

Dipnotlar

[1] TBMM Meclis Başkanları listesi için bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye_Büyük_Millet_Meclisi_başkanları_listesi  (e.t. 09.05.2017)

[2] Değişiklikle birlikte yürürlükten kaldırılan metin:
F. Cumhurbaşkanına vekillik etme
Madde 106 – Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar, ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

Değişiklikle birlikte yürürlüğe giren metin:
F. Cumhurbaşkanı yardımcıları, Cumhurbaşkanına vekâlet ve bakanlar
Madde 106 –
… Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde kırk beş gün içinde Cumhurbaşkanı seçimi yapılır. Yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanlığına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

… Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanına vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır…

[3] Değişiklikle birlikte yürürlükten kaldırılan metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi
Madde 116 –
Bakanlar Kurulunun, 110 uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99 uncu veya 111 inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde; kırk beş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Başbakanın güvensizlik oyu ile düşürülmeden istifa etmesi üzerine kırk beş gün içinde veya yeni seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başkanlık Divanı seçiminden sonra yine kırk beş gün içinde Bakanlar Kurulunun kurulamaması hallerinde de Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Değişiklikle birlikte yürürlüğe giren metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi
Madde 116 –
Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.

Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır…

Reklamlar
ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

sahnedeki-manyak

ABD Başkanlık Seçimleri Aynı Zamanda Dünyanın Seçimi mi Olacak?

Bir aksilik olmaz, başlarına bir iş gelmezse 8 Kasım 2016’da tekrar seçim olacak… ABD’de iki grup etken, Başkanlık sistemi de zaten buna müsaade ediyor ancak. Sonuçta iki partili bir sistem gerçekleşmiş oluyor, yanında senato vs. lobi faaliyetleriyle bu iş böylece uzayıp gidiyor.

Tuhaf bir seçim sistemi var açıkçası. İki güçlü partiden biri: Cumhuriyetçiler, diğeri: Demokratlar. Obama, 4+4 sınırını doldurduğu için önümüzdeki seçimde aday olamıyor.

Seçimi muhtemelen Cumhuriyetçiler kazanacak. Yeni gelişmeler bekliyor, başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyayı. İki grubun arasında metodoloji yönüyle dağlar kadar fark olsa da, Demokratların Yahudi lobisinin etkisi altında bulunmaları sebebiyle bu fark ortadan kalkmış gibidir. Cumhuriyetçilerin Evangelist destekli olduğunu hatta politikalarını, ideolojilerini büyük ölçüde bu doğrultuda belirlediklerini, Pentagon’un da aynı zihniyete sahip olduğunu, CİA’nın da aynı menheci esas aldığını ayrıca belirtmemize gerek yok.

Demokratlar ve Cumhuriyetçiler

Dolayısıyla Demokratlar her ne kadar Evangelistler’in karşı olduğu bir yapı olsalar da, Yahudilere ve Ermenilere göbekten bağlı oluşları onların, farklı bir politikanın izlerini sürme imkanını ellerinden alıyor. Yani son tahlilde ABD’de Başkan çıkaracak olan bu iki yapı aynı pisliğin farklı renkte olanından başka bir şey değiller. Aralarında tatbikat yönünden birtakım farklılıklar vardır sadece. Cumhuriyetçiler, Pentagon ve CİA ile birlikte Siyonizm uğruna direkt olarak müdahil olmayı, fiili müdahaleyi savunurken, Demokratlar ise daha çok taşeronla, ‘’dünya liderine’’ sahip ülkeleri ve kendilerini öyle sanan daha başka ülkeleri ‘’maşa’’ olarak kullanmak suretiyle, ekonomik ve siyasi manipülasyonlarla, finansal eylemlerle iş görmeyi tercih ederler.

Dünyanın yakın siyasi tarihini incelediğiniz vakit ABD’de, Cumhuriyetçilerin iktidarda olduğu dönemlerde Ortadoğu başta olmak üzere dünyada fiili işgalleri, Demokratların iktidarda olduğu dönemlerde ise ilgili ülkelerde ekonomik krizleri, çöküşleri, iç savaşları ve iktidar, yönetim hatta komple sistem değişiklikleri görürsünüz. Cumhuriyetçiler başa geldiğinde diğer ülkelere Başkan tarafından, Başkanlık düzeyinde ayar verilirken, Demokratlar başa geldiğinde ise birtakım sarışın sözcüler üzerinden ayar verilir. Her ne kadar kimse bu sarışınların verdiği ayarla ilgilenmeyip, ekşisözlük vb. platformlarda görülebileceği gibi onlar hakkında farklı şeyler düşünseler de, adamlar sonuçta ayarı öyle ya da böyle vermiş olurken bizimkiler fantezileriyle kalmış olurlar.

Yahudiler, Masonlar, Martin Luther ve Protestanlık, Evangelizm… Hepsi de altına bir şeyler karalanılası başlıklar… Siyonizm zeminli Evangelizm, ABD yönetimini şekillendiren en baskın zihniyet. Eski Ahit’i kabul etmeleri sebebiyle Yahudilerin kıyamet haberleriyle şekillenmiş bir ideoloji. Hatta Busch’ların bağlı bulunduğu Baptizm ve Metodizm kollarının Hıristiyanlığı ve Yahudiliği birleştirmiş bir mezhep olduklarını da hatırlatmak gerekir. Demokrat Parti liderlerinin mesela Clinton’un –ve şimdi aday adayı olan Bayan Clinton’un- aksine Obama da bir Evangelist’tir. Obama’yı Cumhuriyetçilerin aday yaptırdığı söylenir, zenci olması sebebiyle Demokrat Partinin oylarının düşürülmesi ve Cumhuriyetçilerin başa gelmesi için ama bu eğer gerçekten bir plan ise tutturulamamış bir plandır. Demokrat Parti aday adaylarından öne çıkan, Kocasının kendisini Monica Lewinski ile boynuzladığı (bunu da Cumhuriyetçilerin tezgâhladığı gün gibi aşikârdır) Hillary Clinton. Cumhuriyetçilerin aday adayları arasında en kuvvetli görünen adaylar; Scot Walker ile Busch’lardan Jeb Busch. (Lewinski skandalını tekrar hatırlattım, Clinton’un onunla ne yaptığını merak ettiğimden değil de, seçim kampanyasında Cumhuriyetçiler bunu Clinton’a karşı kullanacak olmaları sebebiyle, gündeme tekrar geleceği için şimdiden ön belleğe almış olalım diye.) Bir de fazla şans tanınmayan Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul var.

Dış Politikayla ilgili bir şeyler zırıldayıp Kürdistan sözü vermiş. Rand Paul’a buradan şunu hatırlatarak sözlerimizi bitirelim: ‘’Rand Paul! Bizim buralarda şöyle bir söz vardır; ‘Söz vermek, başka bir şey vermeye benzemez.’ Bilmem sizin oralarda nasıl söylerler…’’

İlk olarak 3 Mayıs 2015 Pazar günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

Sahnedeki Manyak Amerikan’ın Başını Yakacak

Amerikan’ın başını yiyip çöküşüne sebep olacak serserinin, manyağın biri ne zaman çıkacak da Amerika’yla kalmayıp dünyanın idaresine ve siyasetine nasıl kastedecek; ortalığın tozla duman, kanla revan olmasına nasıl sebep olacak derken bu akıbete göz kırpan tuhaf bir başkan adayı peydah oluverdi magazinlerden haberlere…

Stratejistlerin öngörülerine karşın, her şey bu kadar çabuk nasıl olabilir ki falan diyerek iç geçirirken, kadın satmakla ticarete atılmış olan adamın torunu, sebebini bilemediğimiz ve de anlayamadığımız; ABD Başkanlarının çapsızlardan seçilme teamülünün seviyesizlik, hadsizlik ve liyakatsizlik yönünden finalinin başrol oyuncusu olacak, İslâm ve insanlık düşmanı Trump’un sahne aldığı görüldü kader tiyatrosunun perdesi aralandığında. Ne diyebiliriz ki, biz yalnızca seyirciyiz. Duamız olur, dileğimiz olur. Mazlumların âhında feryad ü figân edin. Düşkünlerin kanıyla oluşturduğunuz kan gölünüzde yine kendiniz boğulun…

İlk olarak 10 Haziran 2016 Cuma günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

 

Kürt Siyasal Hareketinin Dünü-Bugünü Hareket Tarzı ve Manevraları

Kürt Siyasal Hareketinin Dünü-Bugünü Hareket Tarzı ve Manevraları

kurtsiyasal

Biline ki, işin içerisinde Ermeniler vardır, ASALA vd. Ermeni menşeli örgütlerle, köken olarak Ermeni olan fakat farklı görünen kimselerin başını çektiği; ‘TİKKO, TKP/ML’ vd. örgütler sahnededir. 80 sonrası marjinal sol grupların hareketlerinin artık Komünist bloğun, ardından da Rusya’nın tamamen çökmüş olması sebebiyle heyecan vermemesi, eski heyecanı yeşertecek ‘’kürtçülük’’ akımının zemin olarak seçilmesine sebep olmuş ve sahneye Kürdistan İşçi Partisi yani PKK çık(artıl)mıştır.[1] Bir dönem sadece silahlı örgüt olarak faaliyet gösteren kürtçülük hareketi, Türkiye’nin AB sürecinde adımlar atmasıyla yani 1987’de AB’ye tam üyelik başvurusu yapmasıyla birlikte[2] ‘kürt siyasal hareketi’ vasıtasıyla artık siyasi platformda sahne almıştır.

İşin buraya kadar özetlemeye çalıştığım kısmını bu kadarla bırakarak geçmiş bulunuyorum. Bizim merkez sağ blok ANAP-DYP şeklinde ikiye bölünmüş bir vaziyette[3] birbiriyle dalaşarak memleketin senelerini çarçur ederken, ‘’herifler alfabede harf bırakmadı’ diyerek parti ve oluşum isimleriyle maytap geçtiğimiz Kürt siyasal hareketi, küçümsemeden ve dikkatli bir bakış açısıyla inceleyelim bakalım bu zamana kadar neler yapmışlar.

Siyasi Bir Dönüşüm ve Tümleşim Hikâyesi

Bu Kürt Siyasal Hareketi evvela SHP ile seçim ittifakı yaparak HEP olarak meclise girer. Sonra bu partilerinin kapatılma ihtimaline karşılık, bir başka parti kurarlar (önce ÖZEP, sonra ÖZDEP) ama bunlara gerek kalmaz, o parti de HEP’e katılır, daha sonra başka sebeplerle bu parti kapatılmadan önce DEP kurulur, vekiller zaten DEP’e geçmiş oldukları için belli bir kısmı ceza almaktan yırtarlar. Ayrıca HEP, yerel seçime de: ‘’Devrimci Seçim Bloku’’[4] olarak girer ve belediye meclisi üyelikleri falan kazanır…

Zaman geçip devran döner, HADEP’ti, DEHAP’tı derken ‘’Demokratik Toplum Hareketi’’ adı altında daha kapsamlı bir hareket söz konusu olur ve bu hareket de partileşir. DTP bu noktada önceki yapılardan farklıdır zira Sosyalist Enternasyonal’de ve Avrupa Sosyalist Partisinde gözlemcilik gibi bir konumları da (bu konumlar da son derece önemlidir) söz konusu olmuştur. Her neyse, DTP idi derken nihayetinde BDP kurulur ve bu yolla epey bir faaliyet gösterirler. Demokratik Toplum Hareketinin tabanını genişletmek maksadıyla, sivilleri de içine alan, geniş kapsamlı bir başka hareket söz konusu olur ilerleyen zamanda: Demokratik Toplum Kongresi… Devamında sivillerin de desteği; takvimler 2011 senesini gösterdiğinde, bir deli saçmalığından ibaret olup pratiği ise asla söz konusu olmayan, ancak capslere malzeme olabilecek kadar karikatürize bir ‘’özerklik ilanı’’nı da beraberinde getirir.

Burası işte önemli bir dönüm noktasıdır. 2007 ve 2011 seçimlerinde artık 20’ye yakın partiden oluşan, blok halinde hareket etmeyi başarabilen Demokratik Toplum Hareketi (bunların hepsinin oylarını toplasanız % kaç eder ki diye hafife almayın), BDP’yi seçimden sonra da bırakmaz ve yerel seçimlere de bu isimle girerek pek çok (yüzün üzerinde) belediyeyi alır. Daha sonra partinin ismi DBP’ye dönüştürülür, Demirtaş’ı aday göstererek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destekler ve kurulmuş olan HDP ile de 2015 Genel Seçimlerine girerler.

Buraya özellikle dikkat edelim. Artık DBP ve HDP şeklinde iki parti vardır. Mevcut Belediye Başkanlarının kahır ekseriyeti DBP’dendir, bir kısmı ise HDP’den. Milletvekilleri ise HDP’dendir; ve her iki parti de eş-başkanlık sistemiyle yönetilmektedirler. Tekrar vurgulamak isterim ki: BDP kapatılmadan ismi değişip DBP olmuş, ayrıca bir de HDP kurulmuştur. Doğu-Güneydoğu bölgesinde, kürtçülüğü ön plana çıkaran DBP faaliyet gösterirken, Batı’da daha çok marjinal solcularla, ibnelerin-lezbiyenlerin ve feministlerin oylarına da oynayan, geniş kitleye hitap eden, 40’a yakın parti ve grubun desteğinden oluşan bu yapı, böyle şümullü bir blok halinde hareket etmektedir.

Kısmî Başarılarını Neye Borçlular?

Kısacası burada dış destekli, parlamento, lobi ve diasporaların desteğiyle hareket eden, önü de öyle veya böyle açılmış bir hareket vardır muhakkak; buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Buna mukabil bu bloğun siyasi platformdaki hareket tarzını da iyi incelemek gerekmektedir. Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa gibi ülkelerdeki solcuların siyasi mekanizmayı kullanma başarısını kendilerine emsal kabul edip bu memlekette adım adım tatbik etmiş olan bu yapı, sağdaki oluşumların siyasi başarısızlıklarının aksine, demokrasi oyununu, bütün kurallarını ve taktiklerini işletmek suretiyle başarılı bir şekilde oynayarak bu günlere kadar gelmişlerdir.

 

Bundan sonra neler olacağını hep birlikte göreceğiz…

Daha önce 28 Eylül 2015 Pazartesi, 12:30’da Facebook’ta yayınlanmıştır.

Dipnotlar

[1] ASALA-PKK ilişkisi hakkında söylenecek çok söz vardır. ‘’Şifre Çözüldü – Masonlardan Türkiye’ye Kanlı Hediye: Asala-Pkk’’ adlı kitap konuyla ilgili tavsiye edilebilecek kitaplardan sadece birisidir. Ayrıca Zeynep Karakaş imzalı, ‘’Ermeni Örgütü: Asala’’ konulu yüksek lisans tezi de yine tavsiye edilebilir çalışmalardandır.

[2] Konunun AB’ye bakan yönü, söz konusu yapının mantalitesindeki ve hareket tarzındaki değişiklikleri etkileyen en önemli boyutudur. Ermenilerin ilk etapta Ermeni Soykırımını kabul ettirme hedefleri ve ileride o topraklarda bir Ermeni Devleti kurma politikaları, Türkiye’nin AB’ye girmesi-girmemesi noktasında iki farklı metodu gündeme getirmiştir. AB’ye girmemesi durumunda tamamen silahlı ve Uluslararası baskıyı tercih eden bir metot, girmesi durumunda ise siyasal zemini kullanmak suretiyle, siyasal yönden kazanılacak federasyon yahut özerklik kazanımına dayanan bir metot… Tam üyelik başvurusuyla bu metot belirttiğimiz şekilde siyasal metoda evirilmiştir. Bildiğiniz üzere Ermeni Diasporası, Türkiye’nin AB yolundaki ilerleyişinin önüne hep ‘’Soykırım’’ kabulünü dayamıştır.

[3] Milli Görüş ve Ülkücü Harekete bir şey demiyoruz merkez sağdan daha farklı olduklarından kendilerini bir başka partiyle temsil etme yönündeki tercihleri normal karşılanmalıdır fakat merkez sağda konuşlanmış bu iki partinin ayrı bir şekilde hareket etmeleri Türk siyasetini zayıflatmaktan, işleyişi sekteye uğratmaktan başka bir şeye hizmet etmemiştir.

[4] Söz konusu, ‘Kürt Siyasal Hareketi’ olduğunda, en çok dikkat edilmesi gereken işte bu bloklardır. Sırasıyla; Devrimci Seçim Bloku, Demokratik Toplum Hareketi, Demokratik Toplum Kongresi, 2007’de ‘Bin Umut Adayları’ adıyla; DTP, ÖDP, EMEP ve SDP ittifakı, 2011 Seçimlerinde: Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku ya da Sol tandanslı yaklaşık 20 partiden oluşan bir ittifak. Bundan sonra: ‘’Halkların Demokratik Kongresi’’ şeklindeki, ibnelerin-lezbiyenlerin de dâhil olduğu, kürtün, alevinin, solun her türlüsünün, solcunun envaiçeşidinin oluşturduğu parti ve kuruluşlardan müteşekkil yaklaşık 35 ayrı grubun ittifakıyla kurulmuş bileşendir. Burada Alevî desteğini de ayrıca zikretmek gerekmektedir.

MHP TaVanına Esen Sinan Oğan Rüzgârına Yönelik Bazı Vesveseler

ABD ve ortağı bulunduğu şer odaklarının arzu ve menfaatleri doğrultusunda Irak’ın ve Şii-Sünnî dengesi ya da dengezisliğinin IŞİD yoluyla baştan kurgulanmasına yönelik amaç sebebiyle Şii dünyası ve bu ideolojinin genel müdürü konumundaki İran yoluyla bölge ve zihinler adeta kaynıyor. Mâlikî’yi pek sallayan da yok zaten, odak noktaları İran. Türkiye’de ise kimilerinin farkında olmadığı bir tür Şiileşme yaşanıyor. Anadoluda, Alevî ve Ca’ferîlerin yaygın bulunduğu bölgelere komşu konumunda bulunan Sünnilerde de bir Şiileşme eğilimi gözlemleniyor. Bu sadece Anadolu ile de sınırlı değil, Büyükşehirlerde de durum aynı. Son yıllarda istatistiki olarak Büyükşehirlerde Ca’ferîlere tahsis edilen cami ve derneklere ya da baştan kurulup inşa edilen cami veya derneklere yakından bakınca durumun vahameti ortaya dökülüyor.

MHP taVanına doğru son dönemde bir Sinan Oğan rüzgârı esiyor. O da bir dönem tıpkı böyle, kuvvetli bir şekilde rüzgârı esen, daha sonra ise Bahçeli ve asker delegasyonunun karşı duruşuyla dışlanan hatta ‘’nerenin/kimlerin adamı olup olmadığı’’ dahi sorgulanarak çirkin bir şekilde –kesinlikle haksızca- dışlanan Ümit Özdağ gibi bir stratejist. Özelliği ise Ca’ferî bir Şii olması, Azerbaycan ve Irak Türkmenlerinin yanı sıra, Anadoludaki Ca’ferî gruplarla da arasının sıkı fıkı olması, hatta zaman zaman Onların sözcüsü mevkiini dahi işgal etmesi. Nitekim, Sinan Oğan’ın Şii karşıtı söylemlere karşı muhalefetini Meclis kürsüsüne kadar taşımışlığı meclis zabıtlarıyla da sabit, kayıtlı bir durumdur.

Sinan Oğan rüzgârı, son dönemde bilhassa IŞİD’in etkisiyle gündemdeki sıcaklığını sürekli koruyan Irak davasıyla birlikte daha kuvvetli esmeye başladı. Türkmenlerle yerel kaynaklar üzerinden sıkı bağlantısı bulunan Oğan’ın elde ettiği bilgilere dayanarak Mecliste ortaya koymuş olduğu –takdire şayan- hassasiyet, biraz daha ön plana çıkmasını ve her kesimden insanın dikkatini çekmesini sağladı.

Sinan Oğan’ın –kısaca özetlemeye çalışmış olduğumuz- bu farklı ahvali, MHP Genel Başkanı olması durumunda, aşırı sol gruplara yakın Alevîler dışında kalan –bir başka ifadeyle ateist olmayıp kökenden Alevî/Türkmen olan- ve kendilerini CHP’ye ait hissetmeyen alevî kesimin MHP çatısı altında birleşmesini sağlayabilecektir. Bu açıdan bakıldığında netice, pozitif görünmektedir. Lâkin bu Şii-Ca’ferî ve Alevî zümrenin istek ve talepleri doğrultusunda yer yer müdafiliğe kadar varabilen tavır, MHP’nin, Sünnîlik karşıtı politikaların uygulanması noktasında Anadolu’ya açılan bir kapı haline dönüş(türül)mesi noktasında ciddi bir tehlikenin de belki önünü açabilecektir. Bu açıdan bakıldığında ise netice, son derece negatif görünmektedir. Bilhassa da alevî provokasyonlarının yeniden artış gösterdiği şu son günlerde.

Biz, Sinan Oğan meselesine böyle bakmak durumundayız, zira Müslüman bakışı bunu gerektirir. Müslüman, meselelere dünya ve ahret düzleminde, her iki perspektifi de bir arada düşünerek bakar. Şiilik dediğimiz, Şiileşme dediğimiz iş, bu düzlemde bakıldığında bir insanın ebedî hayatını mahvedecek bir işten başkası değildir.

Başlıkta ”vesvese” ifadesini kullandım ki, ididialarımda iddialı olduğum düşünülmesin…

ALLAH Teala bu memleketin sonunu hayreylesin. Âmîn.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin Başında Kalması Hayrımızadır

Düşündüğünüz gibi değil… Başbakan gibi düşünmüyorum bu konuda. Ona katılıyorum da, sadece Onun söyledikleriyle kalmıyorum. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başında kalması gerektiğini düşünüyorum, evet… Solu temsil etmeyi beceremeyip oylarının ve böylece nüfuzunun düşmesine sebep olduğundan, partisinin ve partisinin bağlı bulunduğu ideolojinin öngördüğü şekilde muhalefette başarı sağlayamayıp da solun güç ve kuvvet kaybına sebep olması gibi basit argümanlardan yola çıkarak söylemiyorum bunu, daha ciddi sebeplere dayanarak söylüyorum.

Kılıçdaroğlu’nun belli bir soy grubundan (!) gelmiş olması, bir diğer deyişle etnik kökeni ve mezhebi sebebiyle CHP’nin başına geçmesi hepimizi tedirgin etmişti. Ama korktuğumuz gibi olmadı…

Neden böyle düşünüyorum?
-Kılıçdaroğlu döneminde CHP; Kemalist veya İnönist zihniyeti üst perdeden savunan, meselelere bu pencereden bakan bir parti olmadı.

-Kılıçdaroğlu, Dersimli olmasına rağmen, Dersim hadisesinin gündeme oturup ciddi şekilde tartışıldığı dönemde CHP’den çıkan sert seslere ve hemşerilerinin/bölge seçmeninin tepkilerine rağmen mutedil bir duruş sergiledi ve büyük bir gerginliğin önüne set çekmiş oldu. (Onur Öymen’in tepkisini ve sebep olduğu çalkantıyı hatırlayın)

-Gezi Parkı olaylarına müdahil olmuş bulunsa da kendi zihniyetindeki kışkırtıcı grup ve zümrelerin gazına çok fazla gelmedi, onlara göre daha mutedil bir duruş sergiledi.

-Alevî olmasına rağmen Sünnîlerin aleyhinde dikkat çekici ya da kışkırtıcı bir söz etmedi, Alevîleri arkasına alıp da yoğun bir politikaya girişmedi, Onların Kılıçdaroğlu’na yoğun tepkisi de zaten bunun en açık delilidir.

-Dersim’li olması hasebiyle herkes onunla birlikte partinin BDP/HDP zeminine doğru kayacağını düşünürken parti içerisindeki marjinal kürtçü gruplara yol vermedi.

-Parti bünyesindeki azgın Kemalistlerin aksine, İslâm Dîni ve Şiarı aleyhinde kışkırtıcı herhangi bir söz söylemedi, böyle bir üsluba tevessül de etmedi.

-Kılıçdaroğlu bu millete hakaret etmemiştir…
(‘’%25-30’luk bir seçmen var, hiçbir şeyi sorgulamıyor’’ demiştir, Tayyip Erdoğan, Milletin anasını b…’’ falan demiştir ama diğer Halk Partililer gibi bu millete bidon kafalı vb. gibi toptan hakaretler etmemiş bundan da kaçınmıştır.)

Bu maddeleri artırabilirim ama burada keserek Muharrem İnce, Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum ya da Metin Feyzioğlu gibi isimlerin Genel Başkan olması durumunda CHP’yi çekecekleri zemini düşünmeye çağırıyorum sizleri. Sadece, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ismini çıkarın ve onun isminin yerine bunlardan birinin ismini koyup varılacak noktayı tahayyül edin.

Onların, muhtemel söylemlerini bir düşünün. Meclis kürsüsündeki konuşmalarını, Meclis kulisinde düzenlenen basın toplantılarındaki tavırlarını hatırlayın. Rakı sofrası gündemini, özel hayata dair haberlerini, gezi ruhu söylemlerini, Kemalist vurgularını anımsayın. Katılmış oldukları Televizyon Programlarındaki havalı, millete üstten üstten inen o çirkin bakışlarını getirin gözünüzün önüne… Kılıçdaroğlu tepeden bakmamıştır kimseye. Parti içinden sızan, bu tür kibirli söylemlere de karşı durmuştur.

Başbakan’a karşı üslubu sertleşmiştir, son dönemde mağlubiyet ve tabanın fokurdamasıyla çok daha sertleşmiş ve çirkinleşmiştir, bunu kabul ediyoruz. İşi gücü Recep Tayyip Erdoğan’la olmuştur ama bu yukarıda sadece birkaç örneğini zikredebildiğimiz noktaları da göz önünde bulundurmak lazımdır.

Kılıçdaroğlu bilhassa şu konjonktürde, ismini burada anmış olduğumu alternatif isimlere karşı mutlaka ama mutlaka CHP’nin başında kalmalıdır. Bu isimlerden birisi gelecek olursa hepimiz çok fena geriliriz.

Gerçi boşuna konuşuyoruz. Mevcut delege yapısıyla Kılıçdaroğlu’nu harici bir sebep söz konusu olmadıkça (Baykal’ın görevden çekilmesini gerektiren hadise tarzı) Kılıçdaroğlu’nu kimse yıkamaz. Birkaç İl dışında bütün İl Başkanları da zaten desteğini açıklamıştır.

Kılıçdaroğlu ile bir dönem daha diyoruz.