Diyanetin Hizmetiyle Mükellef Bulunduğu İnsanların Ebediyetine Kastetme Aracı: Kuran Yolu Tefsirli Kur’ân-ı Kerîm Mobil Uygulaması

kuranmobiluygulama

Diyanet’in yeni bir mobil uygulaması çıktı duymayan kalmamıştır muhtemelen. Kur’ân-ı Kerîm uygulaması. Görsel anlamda da ‘’teknik olarak’’ her anlamda da çok güzel ve titizlikle hazırlanmış bir uygulama. Ayet-i Kerîme üzerine geldiğinizde mealini hatta tefsirini görüp okuyabilmeniz mümkün.Yer işaretleme seçeneği, not yazma-fişleme gibi bazı seçenekler de sunuyor. Yok, yok diyebileceğimiz bir uygulama kısacası. Peki birçok cihetten güzel olan bu uygulamayla bizim sorunumuz ne? İşte, yiğidin hakkını böylece verdikten sonra şimdi, öldürmeye geçiyoruz. Tıpkı bu uygulamayla insanların itikadını, şuurunu, bilincini ve düşünme biçimini öldürmeye kastettikleri gibi.

Ne hazindir, seküler yasalarla Dinin binde birine sınırlandırılıp da bu alanda insanlara hizmet gayesiyle kurulmuş bir kurumun yıllardan beri, hizmetiyle mükellef bulunduğu insanların ebediyetine kastedip durması. Ne acıdır; değil cana, değil kana, insanların ebedî hayatına kasteder olmak…

Uygulamanın Sağladığı Tefsir Desteğinde Yer Alan Kur’ân Yolu Tefsiri Hakkında
Sözünü ettiğimiz tefsir hakkında kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra sözü, konuyla ilgili olarak daha evvel yazılmış dört ayrı makaleye havale edeceğiz. Havale işlemini gerçekleştirmeden evvel, bu dört ayrı yazıyı adres göstermiş olmamızın, muhtevadaki tenkit ve eleştirilerin, fikirlerin tamamına, yazım biçimi ve üsluba tamamen katıldığımız anlamına gelmediğini de peşinen ifade etmiş olalım. Yazılar, yazanları bağlar.

Biz de aslında adres göstermiş olduğumuz yazılara ilave sadedinde hocalarımızdan işitip gördüğümüz ya da bizzat şahit olduğumuz birtakım arızalara ayrıca dikkat çekmeyi düşünmüştük ama mezkûr tefsir, neresinden tutulsa elde kalacağından, ayrıca tefsirle ilgili daha evvel lehte ve aleyhte çalışmalar yapılmış olduğundan, adres göstermiş olduğumuz yazıların en azından fikir verme adına, meramımızı ifadeye kafi geleceğine kani olduğumuzdan bundan –şimdilik- geri durduk.

İlgili Tefsire Dair İslâmî İlimler Zemininde Kısa Bir Değerlendirme
(adres göstereceğimiz yazılarda ilgili alanlardan her birine dair somut örneklere -tefsirden direkt nakillerle- şahit olacaksınız)

1-Akaid-Kelam Sahasında:
Tefsirde Akaid-Kelam sahasına müteallik ayetlerin tefsirine gelindiğinde bu alanda münhasıran Mu’tezile’nin açtığı kapıdan görgüsüzce girilerek nakli, dinî sabiteleri kötü kullanılan akla, akılsız ve mantıksız akla kurban eden bir tavırla karşı karşıya kalıyorsunuz. Neo-Mu’tezile’nin propagandistleri yazmış sanki tefsiri!

İslâm’ın temel inanç esaslarının üzerinde her fırsatta mugalatalar, Ehl-i Sünnet’in ayırt edici vasıflarını buharlaştırarak tamamen yok eden, bazı imânî meselelerin inkârı, bir kısım inanç meselelerinin ise fasid te’villere kurban edilmesi ilk bakışta göze çarpan hususlar.

2-Hadis ve Hadis Usulü Sahasında:
Eslâfımızın usulü üzere, ayet-i kerimelerden herhangi biriyle ilgili konuşma ya da yazma durumu söz konusu olduğunda evvela, Efendimiz Aleyhisselâmdan gelen o ayetle ilgili Merfû habere sonra ilh. yer verilmesi düstur edinilmişken bu tefsirde, hadisler çoğu zaman ötelenmekte, kimi zaman, sıhhat-zaaf yönünden problem ihtiva etmeyen bazı hadislerin aleyhinde atılıp tutulurken kimi zaman en zayıf, en naif, ele dahi gelmeyecek, tutulduğunda elde kalacak bazı haberlere canhıraş tutunulduğunu görebiliyorsunuz.

Sormak lazım: sayfayı çevirince sayfayla birlikte usul de mi değişiyor?

3-Fıkıh ve Fıkıh Usulü Sahasında:
Fıkhî alana müteallik ahkâm ayetlerine sıra geldiğinde, cumhura muhalefette bir ucuzluk, bir kampanya ilişiyor gözünüze. Fıkhî hükümlerin modern düşüncenin vagonuna hesapsızca bindirilişinin şahidi oluyorsunuz hayretle. Kırk dereden kırk su getirmeler, kulağı, eli boynun altından geçirerek tutmaya çalışmalar, yolu dolaştırıp akılları karıştırarak meseleleri tatlı tatlı tahrif etmeler…

Bu kadar dolanıp durmaya ne gerek var ki? Tefsir mi yazıyoruz yoksa raks mı ediyoruz?

4-Tefsir ve Tefsir Usulü Sahasında:
Günümüzde en basit işlere, en basit meselelere dair malumat alınmak istenildiğinde dahi o sahanın uzmanı olan kimselerden malumat almak tercih edilirken ne hikmetse Diyanet İşleri Başkanlığı tefsir yazma işini içerisinde tefsir alanında uzman bir kişinin dahi yer almadığı bir heyete tevdi etmiştir. Bunun sebepleri doğrultusunda adres göstermiş olduğumuz Ali Eren Hoca Efendinin vurgularına kulak vermek meselenin kavranması açısından faydalı olacaktır.

Tefsirde takip edilen usul ya da usulsüzlük, adeta geçmişle hesaplaşmadan ibaret! Tefsir sanki her kesimden insanın kafa karışıklığına mahal bırakmadan Kur’ân-ı Kerîm’i en doğru şekilde anlamasını sağlamak amacıyla değil de daha çok kafa bulandırmak amacıyla, zihinleri muallakta bırakmak maksadıyla yazılmış gibi.

Çalışmanın sonucunda varılmak istenen nokta, meal okuyucusunun düşebileceği muhtemel hatalardan onları sakındırma adına alternatif bir çalışmayla sahih bir İslâm-Kur’ân algısı oluşturmak değil de, ulemadan tevarüs edilmiş olan malumatı reddetmek, kötü bazı yenilerin bozuk görüşlerine ve tarihte kalmış bazı şazlara yapışarak farklı şeyler söylemek, müfessir tavrından ziyade filozof edasıyla tefsir ve te’vil hudutlarını aşarak ezber bozmak ve böylece bid’atleri hatta zaman zaman küfür sınırlarını zorlayan, şazları bol bir kitap ortaya koymakmış gibi gözükmektedir.

5-Fikir-Şuur ve Düşünce Sahasında:
Son asırlarda ortaya çıkan birtakım yenileşme hareketleri zihinleri haddinden fazla ifsad etti, bozdu. Modernizm-Konformizm gibi akımların, dünyevileşmenin etkisi bugün dünyayı kuşatırken haliyle İslâm Âlemini de tamamen kuşatmış durumda. Bu akımlar, insan hayatını günlük yaşam biçiminden düşünme biçimi ve algılarına, bu yolla inancına kadar kuvvetli bir biçimde etkilemektedir. Müslüman bireyi bu akımların ifsadından koruyabilecek yegâne filtre en başta sahih bilinç, ihyâ olunmuş bir şuurla pekiştirilmiş sahih bir i’tikâd ve tehlikelerle düşmanların farkında olup onları tanıyan ayrıca bunlardan nasıl ve ne şekilde korunabileceğinin de bilincinde bir zihin yapısıyla örgülenmiş filtredir.

Burada mesele edindiğimiz tefsir çalışmasının en büyük arızası da vurgulamaya çalıştığımız; Müslüman bireyi ve toplumu arızalardan muhafaza edecek filtrenin örgüsü üzerindeki tahribatıdır.

-Son-
Sözünü ettiğimiz tefsir çalışması bugün insanların cebine kadar girmiş olması ve Kur’ân’ı anlama konusunda insanların ekserisi tarafından ‘’birinci kaynak’’ olarak addedilmiş olması ayrıca memleketimizde sonradan yazılacak olan tefsirler için de önemli bir kaynak olarak görülmesi sebebiyle bu konuda sakındırma ve ikaz etme işi elzem olmuştur.

Tefsir çalışmasındaki bazı görüşleri gerek konuşmalarında gerekse de yazılı eserlerinde zaman zaman tenkit etmiş olan Ebubekir Sifil​ hoca efendi, Cübbeli Ahmet Hoca Efendi​ gibi hocalarımızla özellikle Diyanet’le ve MEB Din Kültürü müfredatıyla ilgili çalışmalarını bildiğimiz Ibrahim Halil Er​ hocamız başta olmak üzere, Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip hocalarımızın tamamının bu konuyu gündemlerine alıp yazılı ve görsel medyanın yanı sıra özellikle de sosyal medya üzerinden gereken sakındırma ve uyarıları yapmaları temennisiyle…

Başvurmanızı Tavsiye Ettiğimiz İlgili Makaleler

Bu Anlatılanlar Kur’ân Yolu Olamaz / Ali Eren Hoca Efendi
http://www.turkcesi.biz/news.php?readmore=756

Buna Tefsir Diyecek Miyiz?/Değerlendirme
http://www.zehirli.org/konu/buna-tefsir-diyecek-miyiz.html

Kur’ân Yolu Tefsirinde Skandal
http://www.ihvanlar.net/2012/05/09/kuran-yolu-tefsirli-mealinde-skandal/

Kur’ân Yolu Tefsirinde Skandallar Bitmiyor
http://www.ihvanlar.net/2013/04/05/diyanetin-kuran-yolu-tefsirli-mealinde-skandallar-bitmiyor/

Reklamlar

Tutarlılığın Da Tutarlılığı / Talha Hakan Alp Hocanın Hz. Eyyûb Peygamberin Hastalığı Konusundaki Alışılmışın Dışında Tavrı

Tutarlılığın Da Tutarlılığı / Talha Hakan Alp Hocanın Hz. Eyyûb Peygamberin Hastalığı Konusundaki Alışılmışın Dışında Tavrı

Hz. Eyyub Aleyhisselâm Efendimizin kıssasından hemen herkes bir şekilde haberdar olmuştur. ‘’Eyüp Sabrı’’ terkibi de bu kıssadan geçmiştir dillere. Bu kıssanın tartışılan bazı noktaları vardır, özellikle de Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın hastalığının şekli ve şiddeti…

Sahih kaynaklar bu kıssanın detaylarıyla ilgili pek bilgi vermiyor bize. Detayları Eski Ahit’te Tora’nın (Tevrat) Eyüp kitabında[1] buluyoruz. İlgili müstakil kitapta geniş bir anlatım mevcut ve burada Hz. Eyyûb Nebî’nin (Aleyhisselâm) hastalığının ciddi boyutlara, etrafına insan yaklaşmayacak kadar, insanların kendisinden uzaklaşmak zorunda kalacağı kadar problemli bir noktaya geldiği anlatılıyor. İşin kurtlanma vs… boyutlarına girmek istemiyorum bile!

Ehl-i Sünnet müfessirlerin İsrâiliyyat’a bakış açısı malumunuzdur. Bu bağlamda birçok müfessir ve tarihçi, kıssanın bu boyutunu; ‘’Rasul konumundaki bir kimsenin, insanların kendisinden uzaklaşacağı türden bir hastalığa kapılması mesleğine terstir. Adeta ‘’Peygamber Kasabı’’ haline bürünmüş, eline peygamber kanı bulaşmış bu azılı zihniyetin[2] bir peygambere böyle bir iftira atmış olması şaşırtıcı bir iş değildir. Ayrıca, şeytanın bir insana fiziksel zarar verebilmesi de mümkün değildir’’ tarzı rezervlerle kesinlikle reddetmektedirler.[3]

Bu fakir de naçizane, ilgili kıssanın müfessirler ve tarihçiler tarafından dikkat çekilmiş, halk arasında meşhur olan ve sahih zannedilen lakin problemli olan bu yönünü her vesilede dillendirip, kıssa bağlamında ortada duran bu problemin izâlesine uğraşan biri olma gayretindeydim. Bu konuyu muhtelif vesilelerle yazmaya çalıştığım gibi, kısa videoların daha çok ilgi çekmesi ve daha geniş kitlelere hitap etmesi sebebiyle, videolu paylaşmanın da ayrıca elzem olduğunu da düşünmüştüm bir açıdan. Ama bu problemin izâlesi noktasında maksadımıza uygun bir video da, henüz bulamamıştım.[4]

Muhterem Talha Hakan Alp Hocamızın Ali Emiri Kültür Merkezinde haftalık tertip etmiş oldukları tefsir derslerini kayıtlardan takip etmeye çalışıyorum. Dersler, Sâd Sûresi tefsirine ulaştığında hocamızın Hz. Eyyûb Aleyhisselâm ile ilgili kıssayı anlattığı kesite gelince heyecanlanmış ve; ‘’Hakan Hocam şimdi İsrâiliyyat’tan olan bu bilgilere karşı sertçe bir tavır koyar ortaya da, o bölümü ayrıca keser paylaşırız ve böylece maksat hasıl olmuş olur’’ demiştim kendi kendime. Fakat durum hiç de öyle olmadı. Hakan Alp Hocaefendi bize alışageldiğimizden farklı ve bundan sonraki ilmî çalışmalarımıza ışık tutacak bir tavır ortaya koydu.[5]

Ver Kurtulculuğun Karşısında Mutedil Tavır
Ver kurtulcu kimseler vardır hani. Karşısına bir işgal çıktığında, düşmanından kaçarken kendisine sığınmış bir kimseyi dahi, düşman kendisinden talep ettiğinde, bu işten zarar göreceğini düşündüğü anda düşmana teslim edebilen, yani verip de kurtulmayı tercih eden omurgasız, güvensiz ve bu kafayla devam ettiği müddetçe yaptığı işlerde ya da ortaya koyduğu/koyacağı düşüncelerde tutarlı olmayı asla başaramayacak, tutarsızlığa adeta mahkum olmuş kimseler…

Öyleki, rahatsız edici bir tepki gördüğünde inandıkları uğruna o tepkiye göğüs germek yerine, muarızının gönlünü yapmak ve arayı bulmak adına değerlerini hemen teslim edip kurtulmayı tercih eden, bu uğurda sahih, hasen seviyesindeki haberleri, hatta belki de yeri geldiğinde mütevatir haberleri, âyetleri dahi muarızına uyup direkt ya da te’vil yoluyla inkar edebilen…


Modernistlere, müsteşriklere ve bazı inkarcılara karşı dini müdafaa edeceğim derken bir yandan onlarla orta yolu bulabilmek adına farkında olarak ya da hata yoluyla inkarcılığa sürüklenen, ateistlere cevap vereceğim derken züccaciye dükkanına girip orayı dağıtan fil misali, dinin sabitelerini dahi yerle yeksan edebilen kimseler…

İşte burada mesele! Mesele; bunlardan olmamak, bunlara benzememe adına bunların tevessül ettiği yollara yönelmemek ve en önemlisi de, yapılan iş ve ortaya koyulan düşüncelerde tepeden tırnağa tutarlı olabilmektir…

 

Talha Hakan Alp Hoca Ve Tutarlılığın Da Tutarlılığı
İnkâr hiçbir zaman ilim olmamıştır. Ehl-i Sünnet işbu kavşakta, kendisi dışında kalan İslâmî[6] ya da Ğayr-i İslâmî metot ya da metotsuzluklardan ayrı bir yerde konuşlanarak birtakım masabaşı rezervlerle beslenen peşin inkârcılıktan uzak durup senet sistemi ve daha başka metotlarıyla tarihten gelen haberleri en sağlıklı biçimde ve kendi içerisinde tutarlı olacak şekilde, ayrıca belli bir mantık örgüsü çerçevesinde ‘’bilgiye’’ dönüştürmüştür.

Sahih haberlerin atıf yapıp detay vermeden geçtiği bazı meselelerin izahında eğer İsrâiliyyat’a başvurulacaksa bu da mantık örgüsü çerçevesinde yapılmalıdır. Talha Hakan Alp Hocaefendinin ciddi bir kelamcı olması hasebiyle üzerine konuşmakta olduğumuz bu meselede atlamayıp vurgu yaptığı nokta da aslında budur.

Söz gelimi biz, yeri geldiğinde eğer İsrâiliyyat’a başvurur ve bunu yaparken mantık zemininde bazı hususları ıskalayıp tam bir tearuz söz konusu olmadan bazı İsrâilî haberleri peşinen reddetmek suretiyle inkarcı bir tutum takınacak olmamız durumunda bir açıdan tutarsız davranmış oluruz. Bu anlayış, bu tavır zaman zaman, muarızlara koz verme durumuna sürüklenmemize de sebep olabilir. Diyeceğim o ki; Talha Hakan Alp Hocaefendinin Hz. Eyyûb Aleyhisselâm kıssasını bilhassa âyet-i kerîmedeki; ‘’Şeytan bana dokundu…’’[7] ifadesini nirengi noktası kabul ederek sergilemiş olduğu tavrı bu arka plan zemininde dikkatlice değerlendirmek gerekiyor.

Talha Hakan Alp Hocaefendi Ve Hz. Eyyûb Aleyhisselâm Kıssası
Hocamız mana yoluyla aktaracak olursak kıssa hakkında şöyle bir izahta bulunuyor:
‘’Müfessirlerimiz ve tarihçilerimiz Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın hastalığının insanların kendisinden uzaklaşmalarına sebep olabilecek bir boyuta eriştiği yönündeki isrâilî haberleri, böyle bir şeyin bir nebîye yakışmayacağı ve dahi şeytanın insana fiziksel bir zarar veremeyeceği gibi kabullerden hareketle reddetmişlerdir. Bu anlatımı sahih kaynaklar desteklemediğinden bunda bir bakıma haklıdırlar da. Ama bize düşen, bu olayı reddetme hususunda kat’i bir tavır sergileyip meseleyi bir tür tartışma konusu haline dönüştürmemek, Hz. Eyyub Aleyhisselâm’ın İsrâilî haberler dışında bizim kaynaklarımızda haber verilmemiş olan durumunu, söz konusu gerekçeler bağlamında istisna kabul etme payını da göz önünde bulundurmaktır.

Nebîler için insanların onlardan uzaklaşmalarına sebep olabilecek bir hastalığa kapılmaları ve de iblisin bir insana fiziksel müdahalesi muhal bir şey olsa da ‘’iblis bana dokundu…’’ ifadesi bir bakıma bunun şeytan-insan münasebeti noktasında istisnai bir durum olabileceğini işaret etmektedir. Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın konuyla ilgili gelen haberlerde yer aldığı gibi üç ya da yedi sene gibi bir süre zarfında böyle bir imtihan yaşamış olması Nebîlerin konumu bağlamında ciddi bir tearuz gibi görünmemektedir. Bunu Hz. Eyyûb Aleyhisselâm ile açılmış ve de yine onunla kapanmış bir parantez olarak değerlendirebilmek mümkündür.’’[8] (manen nakil sona erdi)

Netice
Buraya kadar aktarmış olduğumuz hususlardan anlaşılacağı üzere muhterem hocamız Talha Hakan Alp, muhakeme kabiliyetinin seviyesi ve naklî bilgileri değerlendirme noktasındaki başarısıyla bize tutarlılığın hayati önemini vurgulamakta, bir bakıma tutarlılığın da tutarlılığını sergilemiş olmaktadır. Burada Hocaefendi daha çok, çelişki dediğimiz mefhum bağlamında Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın hastalığına dair gelmiş haberleri alışılmışın dışında bir tarzda değerlendirmekte, konu, ilgili kıssanın anlatıldığı bir başka bölümde geçen Hz. Eyyûb’un ALLAH Teala’ya karşı sızlanıp şikâyetlendiğine hatta içerisinde bulunduğu durum karşısında isyan edip lanet okuduğuna[9] dair kısma geldiğinde ise, bu noktada herhangi bir istisnanın söz konusu olmayacağını, Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın böyle bir halden berî olduğunu beyan edip bu iddiayı şiddetle reddetmektedir. Buradaki amaç şüphesiz, konuyla ilgili gelmiş olan malumatı birtakım rezervlerden ve peşin yorumlardan arındırılmış bir perspektifle ortaya koymaktır.

▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
[1] Kıssanın başlangıcı ve devamı için bknz.
http://kutsalkitaptevrat.wordpress.com/tora/eyup/b1/b1/
[2] Peygamber Kasabı: Bu tabir ilk bakışta abes gibi gelebilir ama Kur’ânî bir söylem olduğu ifade edilebilir. el-Bakara Sûresinin 61, 87 ve 91, Âli İmran Sûresinin 112, Nisâ Sûresinin 155. Âyetleri bu noktada örnek olarak gösterilebilir.

Tefsir ve Tarih kitaplarında yer alan bilgilere göre İsrâiloğulları, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İşâya ve Hz. Cercis başta olmak üzere birçok Peygambere eziyet vermiş bilahare onları şehit etmişlerdir. Bazı peygamberlerin ağaç kovuğuna gizlenmişken o ağaçla birlikte testereyle kesilerek şehit edildikleri nakledilmiştir.
[3] Detaylar için hemen hemen bütün tefsir ve tarih kitaplarına, müstakilen Peygamberlerin hayatına dair kaleme alınmış eserlere bakılabilir. Bu eserler arasında ez-Zemahşerî’nin Keşşâf’ında, Muhammed Ali es-Sâbûnî’nin ve Abdullah Aydemir’in Peygamberler tarihine dair eserlerindeki sert tavır dikkate şayandır.
[4] Youtube kanalımız için bknz.
https://www.youtube.com/user/ASIKYEK…ew=0&flow=grid
[5] 19. Tefsir Dersi Sâd Sûresi Tefsiri / Hz. Eyyûb Aleyhisselâm’ın Kıssası bknz.
https://www.youtube.com/watch?v=NbiFIKlTC_8
[6] Kendilerini İslâmiyet’e/İslâmî olmaya nispet etmeleri sebebiyle, mecâzen.
[7] Sâd Sûresi’nin 41. âyet-i kerîmesi:
‘’Kulumuz Eyyub’u da an o zaman Rabbine şöyle nida etmişti: ”Bak bana, Meşekkat ve acı ile şeytan dokundu!’’
[8] Kur’ân Ve Hayat Tefsir Sohbetleri 19. Ders Sâd Sûresi Tefsiri / 6.dk. – 30.dk. arasındaki kesit.
https://www.youtube.com/watch?v=NbiFIKlTC_8
[9] Tevrattaki ilgili kısım için bknz.
http://kutsalkitaptevrat.wordpress.c…yup-konusuyor/

İşârî Tefsir Hakkında – es-Sâbûnî-2

Suyut’inın “El İtkan’-‘ İsimli Eserîndeki Sözleri

Allame Suyutî “el-Itkan” isimli kitabında Ibn-i Atiyye’den şunları zikretmiştir: “Bilmiş ol ki, işarı tefsir sahipleri Allah’ın kelamını ve Rasulullah (s.a.v.)’in sözlerini Arapça mânâlarla tefsir etmeleri, Al­lah’ın kelamını ve Rasulullah (s.a.v.)in sözlerini zahir mânâların­dan çevirmek değildir. Fakat herhangi bîr şey hakkında gelmiş olan ayeti kerîmelerin Arap dilinin örf ve adetine göre delalet ettiği zahir mânâları murad edildiği halde Allah Teala’nın kalplerini açtığı kimselerin ayeti kerîmelerden ve hadisi şeriflerden anladıkları bati­ni mânâlar vardır. Bu işarı tefsire karşı çıkanların sana: “İşâri tefsir, Allah’ın kelamını Rasulullah (s.a.v.)’in hadîslerini zahir mânâların­dan çevirmektir” demeleri, bu işarı mânâları onlardan almana en­gel olmasın. Çünkü işarı tefsir Allah’ın kelamını ve Rasulullah (s,a.v.)’in sözlerini zahir mânâlarından çevirmek değildir. Şayet on­lar: “Ayetlerin mânâları ancak bu İşâri mânâlardır” deselerdi, ayetleri ve hadîsleri zahir mânâlarından çevirmek olurdu. Halbuki on­lar bunu söylemiyorlar. Bilakis ayetlerden ve hadislerden zahir mâ­nâlarının murad edilmiş olduğunu açıklıyorlar ve kendilerine Allah tarafından ilham edilen şeyleri anladıklarını söylüyorlar.

Ben derim ki: İbn-i Atiyye’nin bu sözleri insaflı ve adaletli söz­lerdir. Ibn-i Atîyye hakkı ölçüsüne koyarak ayet ve hadislerin zahir mânâları ile arif billah olan mü’minin kalbinde parlayan gizli mâ­nâların arasını bağdaştırdı. Nitekim Hazreti Ebu Bekir Sıddık (r.a.) ile Hazreti Ömer (r.a.)’ın halinde böyleydi, buna şaşılmaz. Allah Teala hikmeti (Kur’an’ı anlama yeteneğini) dilediği kimseye verir, dilediği, kimsenin kalbine de anlayış koyar. İşte Kur’an-ı Kerim, Davut Alevhisselam ile Süleyman Aleyhisselam’a bir mesele sorulduğunu bunlardan her birinin diğerine muhalif hüküm verdiğini haber verirken: “Biz onu (meselenin hükmünü) Süleyman’a bildir­dik. Bununla beraber her birine bir hüküm ve ilim verdik” (Enbiya’ Suresi: 79) buyurmuştur.

İşarı Tefsir Hakkinda Gelmiş Olan Hadisin Mânâsı

İşarı tefsir hakkında gelmiş olan: “Her ayetin zahirî ve batını ve her harfin haddi ve her haddin matla’ı vardır” hadisinin mânâsını bu­rada açıklamamız uygun olur. Ta ki, sapık Batıniyye grubu bu ha­disi şerifi batıl davalarında lehlerine delil göstererek Allah Teala’nın kelamını kendi batini yollarına göre tefsir etsinler, keyflerine ve ne­valarına göre ayeti kerimelerle oynamasınlar.

el-Feryabî senediyle, et-Hasan’dan Hasan da Rasulullah (s.a.v.)’den rivayet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.): “Her ayet için zahir ve batın vardır. Her harf için had “vardır, her had için de matla’ var­dır” buyurmuştur. Taberanî îbn-i Mes’ud (r.a.)’dan rivayet etmiştir, îbn-i Mes’ud (r.a.) demiştir ki: “Şüphe yok kî, bu Kur’an’ın her har­finin muhakkak bir haddi vardır ve her haddin de bir matla’ vardır.”[1]

Allame Suyutî hadisi şerifteki ”zahir ve batın”ın mânâsı hakkın­da bazı görüşler zikretmiştir. Bu görüşlerin doğruya en yakın olan­larını zikredeceğiz:

 Birinci görüş: Zahir ile ayetin lafzı murad edilmiştir, batın ile ayetin tefsiri murad edilmiştir.

ikinci görüş: Zahir ile İlim ehli İçin ayetlerin açık olan mânâları murad edilmiştir. Batın ile Allah Teala’nın hakikat erbabına bildir­miş, olduğu ayetlerin sırlan murad edilmiştir.

Üçüncü görüş: Allah Teala’nın geçmiş ümmetlerden ve onlara vermiş olduğu cezalardan ve belalardan bahsetmiş olduğu kıssalar vardı: Bu kıssaların zahirî o ümmetlerin helak olduğunu haber ver­mektedir. Bu,kıssaların batını ise gelecek nesillere öğüt vermek, on­ların yaptıkları kötülüklerin benzerini yapmaktan sakındırmak, aksi takdirde onların başlarına gelen felaketlerin benzerinin bunların da basma geleceğini bildirmektir.

Suyuti demiştir ki, “Bu görüşlerin doğruya en yakın olanı bu son görüştür. Hadiste geçen “had” ile helal ve haram olan hüküm­ler murad edilmiştir. “Matla”” ile vaad (müjde) ve va’id (azabi) mu­rad edilmiştir. Bunu İbn-i Abbas (r.a.)’ın yukarıda geçen şu hadisi teyid eder: “Şüphesiz Kur’an’ın her konusu iç içe girmiş çeşitli ilim dallarına, zahir mânâlarına ve batın mânâlarına sahiptir” bu hadi­sin zikri bir kaç defa geçmiştir.

 

İşarı Tefsirin Kabul  Edilmesinin Şartları  

İşari tefsir ancak şu şartların tam olarak bulunmasıyla kabul edilir:

1-Işarî tefsirin Kur’an-ı Kerim’in zahir mânâsına aykırı olma­ması.

2-Kur’an-ı Kerim’in zahir mânâsı murad edilmeyip tek işari mânânın murad edilmiş olduğu İddia edilmemeli.

3-Batıniyye’nin Allah “Teala’nın: “Süleyman, (babası) Davud’a mirasçı oldu” (Neml Suresi: 16} mânâsındaki kavl-i kerimini “İmam Ali, Rasulullah (s.a.v.)’in ilmine mirasçı oldu” diye tefsir etmeleri gibi ayetin lafzının muhtemel oduğu mânâlardan uzak ve değersiz olan tefsirlerden olmamalı.

4– İşarî tefsire, şer’î ve akli bir muarızın bulunmaması.

5-İşari tefsirin insanların zihinlerini karıştırmaması.

 

Bu şartlar bulunmayan’ bir işari tefsir kabul edilmez ve yasak olan re’y ve nevaya göre yapılan tefsir kabilinden olur: Muvaffak kılan ve doğru yola ileten Allah Teala’dir,

 

Şeyh Zerkanî’nin  Kıymetli Sözleri

Şeyh Muhammed Abdülaziz Zerkanî’ninde işari tefsir hakkındaki kıymetli sözlerini burada zikredelim. Onun bu söylerinde aklı olan yahut huzurlu bir kalple dinleyen kimse için tam bir hikmet ve doğru bir nasihat vardır. Zerkani -Allah ona rahmet etsin- demiştir ki: “Galiba sen de benim gibi düşünüyorsun: İnsanlardan bazıları bu işaretler ve hatıra gelenlere göre yazılmış olan tefsirleri okumaya düşkün oldular. Bu insanların zihinlerine, kitabın, sünnet (ha­dissin hatta bütün İslâmın ancak içe doğan ve kalbe gelen mânâla­rın istenilen tarafa çekilerek, yorumlanmasından ibaret olduğu yer­leşti. Bu dinin hayal etmekten başka birşey olmadığını, kendilerin­den istenilen şeyin hayal ile birlikte “şath” yani, anlaşılmayan keli­melerden meydana gelen hiçbir faydası olmayan üstü kapalı kor­kunç birtakım sözler söylemek olduğunu iddia ettiler. Şeriatın emirlerine ve yasaklarına bağlı kalmadılar. Arap edebiyatının en mükemmeli olan Allah’ın kitabını ve Rasulullah (s.a.v.)’in sünnet (hadis)ini anlamak için Arapçanın kaidelerine önem vermediler. Bundan daha korkuncu bu insanlar gaye ve maksada eriştiklerini, Allah Teala ile birleşmiş olduklarından kendilerinden şer’î teklif (ibadet ve taatin kalktığını ve iddialarına göre Allah Teala ile beraber bulundukları sürece sebeplere sarılma ortamından yükselerek hakikat ehlinden olduklarını hayal ettiler ve insanlara da böyle ha­yal ettirdiler. Bunların bu sözleri -Allah Teala’nın bekasına yemin ederim ki- şeriatı aslından yıkmak, dini temelinden yok etmek için Batıniyye gurubunun yaptıkları binlik musibetlerdendir.

 

Müslüman kardeşlerimize nasihat etmek vacibdir. Onları bu tuzağa düşmekten sakındırmamız böyle karma karışık olan işarı tefsirlerden ellerini çekmelerini kendilerine bildirmemiz bize düşen bir kardeşlik vazifesidir. Çünkü bu İşarı tefsirlerin hepsi şer’î sınır­lar ve kaidelerin dışında zevklerin ve hayallerin ürünleridir. Bu işari tefsirlerin çoğunda hayal ile hakikat, hak ile batıl birbirine karış­mıştır. Akıllı ve zeki olan bir müslümanın bu tehlikelerden kendini uzaklaştırması ve dini ile bu şüpheli şeylerden kaçması gerekir. Müslüman’ın Önünde gül bahçeleri ve cennetler gibi kitap sünnet ve onların şeriat kanunlarına Arapça kaidelerine göre yazılmış tef­sirleri ve şerhleri vardır. Nitekim Teala Hazretleri; “Siz daha hayırlı olanı, daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz?” (Bakara Suresi: 61) buyurmuştur.

 

Hüccetü’l-İslam Gazali’nin Sözleri

Hüccetü’i-islam Gazali -Allah Teaia ona rahmet etsin- “Ihyâ-u Ulu m i d Din” isimli” kitabında “ilimlerin lafızlarından değiştirilenler beyanında” diyor ki: Şath’a gelince, şath kelimesi ile sufilerden ba­zılarının ortaya çıkardığı iki sınıf sözü kasdediyoruz.

1- Allah Tealaya olan aşklarını ifade eden lüzumsuz ve zahirî amellere ihtiyaç bırakmayan vuslat iddialarıdır. Hatta bazıları Allah Teala ile birleşip aralarından perdenin kalktığını Allah Teala’yı gör­düklerini ve ilahî hitaba mazhar olduklarını iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Onlar: “Bize Allah tarafından şöyle denildi, biz de böyle dedik” demekle, bu gibi sözleri yüzünden idam edilen Hüse­yin b. Hallac-ı Mansur’a benzemeye özeniyorlar ve onun “Enel-Hak” sözünü delil gösteriyorlardı. Bu çeşit sözlerin halk tabakası üzerinde büyük zararları vardır. Hatta bu gibi sözleri söyleyenleri öldürmek Allah Teala’mn dininde on kişiyi yaşatmaktan daha efdaldir.

 

2- Şath’ın ikinci mânâsı anlaşılmayan kelimelerden meydana-gelen dışı süslü korkunç ve lüzumsuz sözlerdir. Bu gibi sözlerin hiçbir faydası yoktur, çünkü bu sözler kalpleri bulandırır, akılları şaşırtır, zihinleri hayrete düşürür. İbn-i Mes’ud (r.a.) demiştir ki: “Bir kimse bir cemaata anlamayacakları şekilde konuşursa, o söz cemaatta fitne uyandırır.” Hazreti Ali (k.v.) demiştir ki: “İnsanlara anlayabileceklerini söyleyin, anlayamayacaklarını söylemeyin. Allah ve Resulünün yalanlanmasını ister misiniz?” (Buharı)

 

Fasid Olan  İşarî Tefsirden Misaller

 İmam Gazali -Allah onun yerini hoş kılsın- demiştir ki: ‘Tâmmât (lüzumsuz sözler)’a şathın tarifinde anlatılanlar, katıldığı gibi, “tâmmât”ın ayrıca belli bir mânâsı da vardır. O da, şer’i sözleri an­laşılan mânâlarından alıp hiçbir faydası olmayan anlaşılmaz mânâ­lara nakletmektir. Böyle yapmak islâm dininde haram ve zararı çok büyüktür. Tâmmât ehlinin ayeti kerîmeleri ve hadisi şerifleri yanlış yorumlamalarından bazı misaller: “Firavn’a git çünkü o, pek azdı” (Naziat Suresi: 17) bunlar diyorlar ki: Ayeti kerimedeki “Fi­ravn “dan maksat kalptir. Çünkü her insanın üzerine azgınlık göste­ren kalbidir. “Asant (değneğini) bırak” (A’raf Suresi: 117) bu ayeti kerîmeyi “Allah Azze ve Celle’den başka dayandığın her şeyi bırak” şeklinde yorumlamışlardır. “Sahur yemeğini yiyiniz, çünkü sahur yemeğinde bereket vardır” (Buhari ve Müsiim) hadisi şerifini de “Seher vakitlerinde tevbe ve İstiğfar edin” şeklinde yorumlamışlardır. Bunlara benzer pek çok yanlış yorumları vardır. Hatta Kur’an-ı Kerim’i baştan sona kadar yanlış yorumlamışlar, zahir mânâsını bırakmışlardır. İbn-i Abbas (r.a,)’dan ve diğer alimlerden nakledi­len mânâlardan ayrılmışlardır. Bu yanlış yorumlarının bazılarının batıl olduğu kesin olarak anlaşılır. Mesela: “Firavn” kelimesine “kalp” mânâsı vermek gibi, çünkü Firavn görünen bir şahıs olup varlığı bize tevatür yoluyla ulaşmıştır. Diğer bazılarının da batıl ol­duğu zann-ı galib ile bilinir. Bu gibi yanlış yorumların hepsi ha­ram, sapıklık ve halkın dinini bozmaktır. Tâmmât ehlinin lafızlar ile murad edilmeyen bu yanlış yorumlarını bildiği halde kabul eden kimse, Rasulullah (s.a.v.) üzerinden hadis uydurmanın caiz oldu­ğunu kabul eden ve doğru gördüğü her meselede Resulullah (s.a.v.)’e isnad ederek hadis uyduran kimseye benzer. Resulullah (s.a.v.)’e isnad ederek hadis uydurmak zulümdür, sapıklıktır ve şu azap ve tehdit altına girmektir: “Her kim benim üzerimden kasden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” Hatta bu yanlış yorumlar Resulullah (s.a.v.) üzerinden hadis uydurmaktan daha fe­na ve daha büyük günahtır. Çünkü bu gibi yanlış yorumlar lafızlara olan itimadı sarsar ye Kur’an-ı Kerİm’den istifade ve anlama yolla­rım tamamen keser.”

 

Konunun Özeti

Yukarıda geçenlerden anlaşılmıştır ki, işarı tefsiri şeriat desteklemektedir. .Fakat işarı tefsire yanlış yorumlar karışmış insanlardan bazıları işarı tefsir hakkında Batıniye’nin yolunu tutmuşlar, alim­lerin tefsir yapmak İçin koymuş oldukları şartlara riayet etmemiş­ler, bu konuda körü körüne yürümüşlerdir. Hatta herkes Allah Teala’nın kitabı hakkında söz söylemeye uzanmış, keyfîne veya şeyta­nın vermiş olduğu vesveseye göre onu tefsir etmiş ve bu yapmış olduğu tefsirin işari tefsirlerden olduğunu iddia etmiştir. Halbuki bu tefsir beyinsizlik, sapıklık ve cehalettir. Çünkü bu tefsir Allah’ın ki­tabını bozmak, sapık olan Batıniyye yolunu tutmaktır. Kur’an’ın lafzını bozmamış olsa da mânâlarını bozmaktadır. Allah Teala’yı zikretmek isteyen bir müridin “Allah” demeye devam etmesinin zarurî olduğuna dair şu ayeti kerimeyi: “Allah de sonra bırak onları daldıkları batakta oynaya dursunlar” (En’am Suresi: 91) delil gös­termesini dinledim. Bu kara cahil “Allahü” kelimesinin haberi haz­fedilmiş olan bir cümle olduğunu bilmedi. Ayetin takdiri: “Allahü enzelehu” dur. “Enzelehu” cümlesinin hazfedilmiş olduğuna bu ayeti kerîmenin siyakı delalet etmektedir: “Yahudiler Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler, çünkü “Allah hiçbir insana bir şey indirme­di” dediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olmak üze­re getirdiği o kitabı kim indirdi? Siz onu parça parça kağıtlar haline koyup (hesabınıza geleni) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin bilmediğiniz atalarınızın da bilmediği şeyler size öğretilmiştir. (Resu­lüm) sen “Allah” de: Sonra bırak onları daldıkları batakta oynaya-dursunlar.” (En’am Suresi: 91) Böyle yanlış yorumların misalleri çoktur. “işarı tefsir” nevinden olduğunu İddia ederek ayetlerin za­hir mânâsına muhalif hak ve doğrudan uzak olarak Allah’ın kitabı­nı tefsir eden bu gibi cahillere müslüman alimlerin “müsaade etme­meleri lazımdır. Çünkü tefsir yazmanın ölçüleri ve şartlan vardır. O halde her insanın Kur’an hakkında şahsî görüşüyle bir şey söyle­mesi veya kıt anlayışla ayeti kerimelerle oynaması kesinlikle caiz değildir. Şeyhü’l-İslâm Ibn-i Teymiyye doğru söyleyerek: “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” demiştir. Allah Teala hak­kı söyler ve doğru yola      iletir.

 

[1] Bu Hadis-i Şerîf ile ilgili görüşleri bir sonraki makalede aktaracağız.

İktibas: et-Tıbyan Fî Ulumi’l-Kur’ân / Muhammed Ali es-Sâbûnî (Hafazahullah)

İşârî Tefsir Hakkında – es-Sâbûnî-1

Îşarî Tefsir Ve Garâib-i Tefsir

Tefsir Kısımlarından Üçüncü Kısım İşarı tefsirdir. Bu bahiste îşarî tefsirinin mânâsı, şartlan ve alimlerin görüşleri açıklanacak; sonra işari tefsirden örnek verilecek, bu konu­da yazılan önemli kitaplar ve bu kitaplarda bulunan işarı tefsirler­den kabul edilenler ve edilmeyenler beyan edilecektir.

İşari Tefsirin Mânâsı

İşarı Tefsir: Allah Teala’nm kalplerini nurlandınp da Kur’an’ın sır­larını anlayan ilim sahiplerinden bazılarının veya nefisleriyie cihad eden arif billah olanların İlahî ilham veya rabbani fetih vasıtasıyla zihinlerinde parlayan ince mânâları birtakım gizli İşaretlere göre Kur’an’ı, zahirinin hilafına tefsir etmektir. Fakat bu işari tefsir ile ayeti kerîmelerden murad edilen zahir mânâlarının arasının bağ­daştırılması mümkündür.

İşarı Tefsir: Müfessirin zahîr mânâdan başka görmüş olduğu başka bir mânâdır ki, bu görmüş olduğu mânâ ayeti kerîmenin ih­timali dahilinde bulunan mânâlardandır. Fakat bu mânâyı her insan anlayamaz, ancak Allah Teala’nın kalbini aktığı, basiretini nurlandırdığı, kendilerine anlama ve kavrama kabiliyeti ihsan ettiği sâlih kullarının halkasına dizmiş olduğu kimse anlar. Nitekim Teala Hazretleri Hızır (a.s) ile Musa (a.s.) kıssasında: “Derken kulları­mızdan Öyle bir kul buldular ki, biz ona tarafımızdan bir rahmet ver­imiş ve tarafımızdan bir ilim Öğretmiştik” (Kehf Suresi: 65) bu­yurmuştur. Bu nevi ilim, okumak ve araştırmak ile elde edilen “kesbi” ilim nevinden olmayıp ancak “ledünni” ilimdendir. Yani takvalığı, istikametin ve salahın neticesi olan “vehbî” ilimdendir. Nitekim Allah Teala Hazretleri: “Allah’tan korkun, Allah size öğreti­yor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara Suresi: 282)

İşari  Tefsir Hakkinda  Alimlerin Görüşleri

İşarı tefsir hakkında alimler ihtilaf edip, ayrı ayrı görüşlerde bulun­muşlardır: Bazıları ona cevaz vermişler, bazıları onu menetmişler, bazıları onu imanın kemalinden ve irfanın safiliğinden saymışlar, bazdan onu Allah Tebareke ve Teala’nın dininden meyletme, sap­ma ve ayrılma saymışlardır.

Gerçek şudur ki, bu konu çok incedir, geniş çapta incelemeye, hakikatin derinliklerine inmeye muhtaçtır. Eğer bu nevi tefsirden maksat “batınıyye” fırkasının yaptığı gibi keyif ve hevaya uymak ve Allah Teala’mn âyetleriyle oynamak olursa böyle bir tefsir zındıklık ve sapıklık olur. Eğer bu nevi tefsirden maksat Kur’an-ı Kerim’in kudretleri, kuvvetleri, yaratanın kelamı olduğuna beşerin onu tam manâsıyla kavrayamayacağına, bu Allah kelamının pek çok mânâla­rı, sırlan, nükteleri, incelikleri bitmeyen hayranlık veren tarafları bulunduğuna işaret etmek olursa, böyle bir tefsir irfanın safiliğin­den ve imanın olgunluğundan sayılır. Nitekim İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki: “Şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in her konusu İçice girmiş çeşitli ilim dallarına, zahir ve batın mânâlarına sahiptir. Onun akıl­ları hayrete düşüren fevkaladelikleri bitmez tükenmez, onun sonu­na ulaşılmaz. Her kim ona yumuşak olarak dalarsa kurtulur. Her kim ona sert olarak dalarsa helak olur. Onda haberler, misaller, helal-haram, nasih-mensuh, muhkem müteşabih, zahir-batın vardır. Zahirden maksad, tilavettir; batından maksad, tefsirdir. Kur’an’ın mânâsını alimlerden sorun, Kur’an’ın mânâsını beyinsizlerden sor­mayın.” (el-îtkan: 2/185)

İşari Tefsire Cevaz Verenler 

Işari tefsirin caiz olduğunu söyleyenler Buharî’nin Sahih’inde tefsir babında Nasr suresinin tefsirinde ibn-i Abbas (r.a.)’dan rivayet er­miş olduğu hadisi şerifi delil gösterdiler. İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki: “Hazreti Ömer (r.a.) Bedir harbine katılan yaşlı zatlarla beraber, beni de şûra meclîsinde bulunduruyordu. Bunlardan bazıları için­den kızarak: “Bu genç bizimle beraber niçin bulunuyor, bizim bu­nun kadar oğullarımız vardır?” dediler. Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a.) dedi ki: “O, bildiğiniz kimsedir.” Hazreti Ömer (r.a.) bir gün onları çağırdı, beni de onların yanma aldı, sonra anladım ki, o gün beni onlara göstermek için çağırmış. Hazreti Ömer (r.a.) onlara: “Allah Teala’nın mısreti ve fetih gelince…” (Nasr Suresi:1) ayeti hakkında ne dersiniz?” dedi. Sahabeden bazıları: “Bize nusret ve fetih ihsan edildiğinde Allah’a hamd ve istiğfar etmemiz emrolundu” dediler. Bazıları ise hiçbir şey söylemeyip sustular. Hazreti Ömer (r.a.) bana: “Ey Abbas oğlu! Sen de mi böyle söylüyorsun?” dedi. Ben de: “Hayır” dedim. Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a.): “Ya ne diyorsun?” dedi. Ben de: “O, Rasulullah (s.a.v.)’in ecelidir ve bunu Allah Teala kendisine bildirerek: “Allah’ın nusreti ve fetih gelince (O, senin ecelinin alametidir) hemen Rabbini hamd ile teşbih et, ve O’ndan mağfiret dile, şüphesiz ki, O; tevbeleri çok kabul eden­dir” buyurmuştur” dedim. Hazreti Ömer (r.a.) de: “Ben de vallahi bu sure hakkında ancak senin söylediğini biliyorum” dedi. İbn-i Abbas (r.a.)’ın bu anlayışını ashab-ı kiramdan diğerleri anlamadı­lar. Bu mânâyı ancak Hazreti Ömer (r.a.) ile İbn-i Abbas (r.a.) an­ladılar. Bu anlavış, Allah Teala’nın kullarından dilediği bazı kimselere ilham edip bildirdiği İşarı tefsirdendir. Bu Nasr suresinde Resulullah (s.a.v.)’in vefatına dair haber ve ecelinin yaklaşmış olduğu­na dair işaret vardır. Bunun bir benzeri de Ebu Said el-Hudri’den rivayet edilen hadisi şeriften gelmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) insanlara bir hutbe okudu. Hutbelerinin arasında: “Şüphe yok ki, Allah Teala kulunu, dünya ile kendi katı arasında muhayyer kıldı ve o kui Allah katındakileri seçti” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a.) ağla­dı.” Diğer bir rivayette Ebu Bekir (r.a.): “Ya Resulellah! Babalarımı­zı ve analarımızı (varımızı yoğumuzu) sana feda ederiz.” dedi. Biz onun ağlamasına şaştık. Rasulullah (s.a.v.) vefat edince, muhayyer bırakılan kulun kendisi olduğunu bildik. Bunu tek bilenimiz Ebu Bekir (r.a.) idi. Ebu Bekir (r.a.) bütün sahabenin anlamadığı şeyi işaret yoluyla anlamıştır. Hadise Hazreti Ebu Bekir (r.a.)’in dediği gibi oldu.

Bu  Konuda Alimlerin Sözleri

Mevla’dan bize doğruyu ilham etmesini ve bizi hatadan sapıklıktan uzaklaştırmasını isteyerek İşarı tefsir hakkındaki alimlerin sözlerini kısaca nakledeceğim, sonunda da misk kokusu bırakan İmam-ı Gaza-lî’nin sözünü getireceğim. Allah Teala’dan yardım dileyerek derim ki:

Zerkeşî’nin ” El-bürhan’’ İsimli Eserindeki Sözü

 Zerkeşi “el-Burhan” isimli eserinde demiştir kî; ”Kur’an tefsiri hak­kındaki sufilerin sözleri: “Tefsir değildir. O sözler Kur’an okunur­ken sufilerin buldukları mânâlardır ve bulgularıdır denilmiştir. Nitekim bazı sufiler “Ey îman edenler! Size yakın olan kafirlerle harbedin” (Tevbe Suresi: 123) ayetindeki “size yakın olan kafirlerle” nefs murad edilmiştir. Bize yakın olanlarla savaşmamız emredil­miştir. İnsana en yakın olan şey ise nefsidir” demişlerdir.’

Nesefi İle Taftazani’nin Sözleri

Nesefi “el-Akaid’’ isimli eserinde: “Ayeti kerîmelerden zahir mânâları murad edilir. Zahir mânâlarından, batın ehlinin iddia ettiği mânâlara sapmak Islâmdan çıkmaktır.” demiştir.

Taftazanî “Şerhü’l-Akaid” isimli eserinde demiştir ki: “Mülhidlere “Batıniyye” denilmiştir. Çünkü bu Batıniyye: “Ayeti kerîmele­rin zahir mânâları murad edilmeyip batın mânâları murad edilmiş­tir. Bu batın mânâları da -kendi ıstılahlarınca- muallim (günahsız İmam)’den başkası bilmez” diye İddia etmişlerdir. Bu habislerin maksatları şeriatı tamamıyla nefyetmek ve inkar etmektir. Bazı muhakkıkların: “Ayeti kerimelerden zahir mânâları murad edilmekte­dir, bununla beraber ayeti kerîmelerde sülük erbabına açıklanan birtakım İnceliklere, gizli işaretler vardır ki, asıl murad olan zahir mânâları ile bu ince ve işarî mânâların arasını bağdaştırmak müm­kündür” yolundaki görüşleri ise imanın kemalinden irfanın safîliğindendir. Görüyorsun ki, Nesefi “Batıniyye ve işaret etmiş ve on­ların yollarının Allah’ın dininden sapmak ve çıkmak olduğunu açıklamıştır. Taftazanî bu bahsi tafsilatlı olarak ele almış ve bu ko­nuyu izah etmiş, “Baıniyye”nin sapıklığını ortaya koymuş, sülük erbabından bazılarının ince mânâların ve gizli işaretlerin açıklan-masındaki yollarını kabul etmiş ve bunu marifetin ve imanın olgunluğundan saymıştır. Bu açıklamadan, bazı arif-i billah olanların işarî tefsiri ile aziz ve şanlı kitabın mânâlarını değiştiren sapık olan “Batıniyye”nin batını tefsiri arasındaki fark açık olarak anlaşılmış­tır, işarî tefsir sahipleri zahir mânânın murad edilmesini menetmiyorlar. bilakis asıl murad edilen zahir mânâlardır diyorlar ve insan­ları zahir mânâlarına teşvik ediyorlar. “Önce zahir mânâların bilin­mesi lazımdır, zahir mânâları tam ve sağlam olarak bilmeden Kur’an’ın sırlarını anladığını iddia eden kimse kapıdan girmeden, evin ortasına ulaşmış olduğunu iddia eden kimseye benzer” diyor­lar. “Batıniyye”ye gelince onlar: “Kur’an’ın zahir mânâsı asla mu­rad edilmeyip ancak batınî mânâsı murad edilmiştir” diyorlar. O habislerin maksatları bu sözlerin arkasına gizlenerek şeriatı ortadan kaldırmak ve hükümlerini iptal etmektir. Bu, şüphesiz dinden sap­maktır. Nitekim Allah Tebareke ve Teala: “Bizim ayetlerimiz hakkında sapıklığa düşenler, şüphesiz bize gizli kalmazlar. Kıyamet gü­nünde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi, daha iyidir. Dilediğinizi yapın çünkü O, sizin bütün yaptıklarınızı görendir” (Fussilet Suresi: 40) buyurmuştur.

>>>Devam Edecek<<<