Faruk Beşer’in Tasavvuf, Tarîkat ve Cemaatler Hakkında Yazdıklarına Dair

İnsanlardan biri çıkacak senelerce fıkıh okuyup yazacak, akademilerde hocalık yapacak, F. Gülen’den ilhamla bu işlere girdiğini söyleyecek, Onun fıkhını anlamaya dair bir işe girişip kitap yazacak, fetvaları güzelleyebilmek için her yönden girip çıkacak tuhaf tuhaf şeyler yazacak, kâğıdı ve kâğıdın elde edildiği ağacı ziyan edecek, onun dalını, gövdesini ve kökünü heba edecek yetmeyecek tutacak hanımlara özel fetvalar yazıp içini şazzlarla doldurup taşıracak…

En acayibi de kendisine yöneltilmiş tasavvufi mesaile müteallik sorulara, müctehid olarak deklare edilmesine karşın, tasavvufun kaynaklarından bakma, tetkik tahkik etme, araştırma soruşturma gibi işlere hiç girişmeden kafasına göre, anladığı ve anlatıldığı kadarıyla değerlendirme yapıp basitçe hafifçe cevaplar verecek, bu hürriyeti(!) sonuna kadar kullanacak.

Ama haklı tabii ki, rabıta, tevessül vb. gibi konulara indirgenemez tasavvuf. Çünkü o, tasavvufu kalburüstü allame zahidlerin zühdüne tahsis etmiştir. Tekke kültürü insanların geneline bakan terbiye metotlarını görmez o. Fakihtir sözde, insanların dertleriyle ilgilidir yeri geldiğinde psikolojiden dalar, sosyolojiden dalar ama mesele Tarîkat-Tasavvuf çizgisi olduğu zaman buna ihtiyaç hissetmez. Çünkü zihin farklı kodlanmış, niyet bozuk bir defa. Müctehidlik, fakihlik burada işlemez. Hâlbuki biraz kurcalasa bahsettiğim mesailin tasavvuftan ziyade bizzat alanı olan Fıkhın konusu olarak ele alınıp değerlendirdiğini görecektir ama o bunu zaten bilir de bildikleri, bu konularda devreye girmez. Dedik ya bir yerde bir bozukluk var.

Sonra Selefî-Tasavvuf vurguları… Bu işte işin psikolojisini, sosyolojisini anlayamamak, algılayamamaktır. Seyr-i Sülûk tecrübesinin ne olduğunu kavrayamamaktır. ”Selef yaptı mı, yoksa yapmadı mı kardeşim?” sorusunun, sihirli ifadesinin sihrine, büyüsüne kapılıp da bir tecrübeyi silip aklınca, zihinlerde ve algılarda temizlik yapmaktır. Çünkü bu iş ona kalmış, ona kadar kimse yapamamıştır. Bu günlerde sürekli tasavvuf vurguları, tasavvuf yazıları, tasavvufun bilirkişisi olarak tv programlarına filan katılmalar bilmem neler anlayabilmek mümkün değil.

İşi-gücü bırakıp da biraz sakal bırakınca böyle mistik bir havaya bürününce o tasavvufi mesaili ilimden uzak bir yaklaşımla kesip kesip biçen birisi ne oldu da tasavvufun bilirkişisi, otoritesi kesildi? Nasıl olsa o kadar övenler, yüceltenler, methiyeler düzenler, müctehid olarak takdîm edenler var. Bunların arasında karınca kararınca küçük bir eleştiri de oluversin dedik sadece. Allah var güzel gidiyorsunuz. Rabbim yolunuzu açık etsin, geçmişte devrilen çamları unutmadan.

Not. Bu yazı; Faruk Beşer’in Yenişafak Gazetesindeki bir yazısı üzerine 5 Şubat 2015 tarihinde kendisine twitter üzerinden yazmış olduğumuz ve karşılığında bizi engellediği yazıdır.

Erişim için bkz. https://twitter.com/search?l=&q=from%3Ayucelkarakoc%20since%3A2015-02-01%20until%3A2015-02-07&src=typd

Reklamlar
ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

ABD Seçimi Dünyanın Seçimi Olacak Sahnedeki Manyak ABD’nin Başını Yakacak

sahnedeki-manyak

ABD Başkanlık Seçimleri Aynı Zamanda Dünyanın Seçimi mi Olacak?

Bir aksilik olmaz, başlarına bir iş gelmezse 8 Kasım 2016’da tekrar seçim olacak… ABD’de iki grup etken, Başkanlık sistemi de zaten buna müsaade ediyor ancak. Sonuçta iki partili bir sistem gerçekleşmiş oluyor, yanında senato vs. lobi faaliyetleriyle bu iş böylece uzayıp gidiyor.

Tuhaf bir seçim sistemi var açıkçası. İki güçlü partiden biri: Cumhuriyetçiler, diğeri: Demokratlar. Obama, 4+4 sınırını doldurduğu için önümüzdeki seçimde aday olamıyor.

Seçimi muhtemelen Cumhuriyetçiler kazanacak. Yeni gelişmeler bekliyor, başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyayı. İki grubun arasında metodoloji yönüyle dağlar kadar fark olsa da, Demokratların Yahudi lobisinin etkisi altında bulunmaları sebebiyle bu fark ortadan kalkmış gibidir. Cumhuriyetçilerin Evangelist destekli olduğunu hatta politikalarını, ideolojilerini büyük ölçüde bu doğrultuda belirlediklerini, Pentagon’un da aynı zihniyete sahip olduğunu, CİA’nın da aynı menheci esas aldığını ayrıca belirtmemize gerek yok.

Demokratlar ve Cumhuriyetçiler

Dolayısıyla Demokratlar her ne kadar Evangelistler’in karşı olduğu bir yapı olsalar da, Yahudilere ve Ermenilere göbekten bağlı oluşları onların, farklı bir politikanın izlerini sürme imkanını ellerinden alıyor. Yani son tahlilde ABD’de Başkan çıkaracak olan bu iki yapı aynı pisliğin farklı renkte olanından başka bir şey değiller. Aralarında tatbikat yönünden birtakım farklılıklar vardır sadece. Cumhuriyetçiler, Pentagon ve CİA ile birlikte Siyonizm uğruna direkt olarak müdahil olmayı, fiili müdahaleyi savunurken, Demokratlar ise daha çok taşeronla, ‘’dünya liderine’’ sahip ülkeleri ve kendilerini öyle sanan daha başka ülkeleri ‘’maşa’’ olarak kullanmak suretiyle, ekonomik ve siyasi manipülasyonlarla, finansal eylemlerle iş görmeyi tercih ederler.

Dünyanın yakın siyasi tarihini incelediğiniz vakit ABD’de, Cumhuriyetçilerin iktidarda olduğu dönemlerde Ortadoğu başta olmak üzere dünyada fiili işgalleri, Demokratların iktidarda olduğu dönemlerde ise ilgili ülkelerde ekonomik krizleri, çöküşleri, iç savaşları ve iktidar, yönetim hatta komple sistem değişiklikleri görürsünüz. Cumhuriyetçiler başa geldiğinde diğer ülkelere Başkan tarafından, Başkanlık düzeyinde ayar verilirken, Demokratlar başa geldiğinde ise birtakım sarışın sözcüler üzerinden ayar verilir. Her ne kadar kimse bu sarışınların verdiği ayarla ilgilenmeyip, ekşisözlük vb. platformlarda görülebileceği gibi onlar hakkında farklı şeyler düşünseler de, adamlar sonuçta ayarı öyle ya da böyle vermiş olurken bizimkiler fantezileriyle kalmış olurlar.

Yahudiler, Masonlar, Martin Luther ve Protestanlık, Evangelizm… Hepsi de altına bir şeyler karalanılası başlıklar… Siyonizm zeminli Evangelizm, ABD yönetimini şekillendiren en baskın zihniyet. Eski Ahit’i kabul etmeleri sebebiyle Yahudilerin kıyamet haberleriyle şekillenmiş bir ideoloji. Hatta Busch’ların bağlı bulunduğu Baptizm ve Metodizm kollarının Hıristiyanlığı ve Yahudiliği birleştirmiş bir mezhep olduklarını da hatırlatmak gerekir. Demokrat Parti liderlerinin mesela Clinton’un –ve şimdi aday adayı olan Bayan Clinton’un- aksine Obama da bir Evangelist’tir. Obama’yı Cumhuriyetçilerin aday yaptırdığı söylenir, zenci olması sebebiyle Demokrat Partinin oylarının düşürülmesi ve Cumhuriyetçilerin başa gelmesi için ama bu eğer gerçekten bir plan ise tutturulamamış bir plandır. Demokrat Parti aday adaylarından öne çıkan, Kocasının kendisini Monica Lewinski ile boynuzladığı (bunu da Cumhuriyetçilerin tezgâhladığı gün gibi aşikârdır) Hillary Clinton. Cumhuriyetçilerin aday adayları arasında en kuvvetli görünen adaylar; Scot Walker ile Busch’lardan Jeb Busch. (Lewinski skandalını tekrar hatırlattım, Clinton’un onunla ne yaptığını merak ettiğimden değil de, seçim kampanyasında Cumhuriyetçiler bunu Clinton’a karşı kullanacak olmaları sebebiyle, gündeme tekrar geleceği için şimdiden ön belleğe almış olalım diye.) Bir de fazla şans tanınmayan Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul var.

Dış Politikayla ilgili bir şeyler zırıldayıp Kürdistan sözü vermiş. Rand Paul’a buradan şunu hatırlatarak sözlerimizi bitirelim: ‘’Rand Paul! Bizim buralarda şöyle bir söz vardır; ‘Söz vermek, başka bir şey vermeye benzemez.’ Bilmem sizin oralarda nasıl söylerler…’’

İlk olarak 3 Mayıs 2015 Pazar günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

Sahnedeki Manyak Amerikan’ın Başını Yakacak

Amerikan’ın başını yiyip çöküşüne sebep olacak serserinin, manyağın biri ne zaman çıkacak da Amerika’yla kalmayıp dünyanın idaresine ve siyasetine nasıl kastedecek; ortalığın tozla duman, kanla revan olmasına nasıl sebep olacak derken bu akıbete göz kırpan tuhaf bir başkan adayı peydah oluverdi magazinlerden haberlere…

Stratejistlerin öngörülerine karşın, her şey bu kadar çabuk nasıl olabilir ki falan diyerek iç geçirirken, kadın satmakla ticarete atılmış olan adamın torunu, sebebini bilemediğimiz ve de anlayamadığımız; ABD Başkanlarının çapsızlardan seçilme teamülünün seviyesizlik, hadsizlik ve liyakatsizlik yönünden finalinin başrol oyuncusu olacak, İslâm ve insanlık düşmanı Trump’un sahne aldığı görüldü kader tiyatrosunun perdesi aralandığında. Ne diyebiliriz ki, biz yalnızca seyirciyiz. Duamız olur, dileğimiz olur. Mazlumların âhında feryad ü figân edin. Düşkünlerin kanıyla oluşturduğunuz kan gölünüzde yine kendiniz boğulun…

İlk olarak 10 Haziran 2016 Cuma günü Facebook’ta yayınlanmıştır.

 

Marifet Dergisinin Derdi Hadis Müdafaası mı yoksa Cübbeli mi?

Marifet Dergisinin Derdi Hadis Müdafaası mı yoksa Cübbeli mi?

slider

Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü hoca efendinin, Yâsîn-i Şerîf tefsiri ile başlayan Kâdı Beyzâvî tefsir derslerinin ilkinde hadisler, muhaddisler ve hadis usulüne ilişkin birtakım sözleri[1], hayli yankı uyandırdı. Oysaki bu sözleri yeni sarf etmiyordu. Her fırsatta dillendirmiş olduğu bu tavrını seneler öncesine ait, Vehhâbîlere reddiye niteliğindeki ‘Hadislere İmân’ başlıklı, sonradan vcd’ye dönüştürülerek satışa sunulmuş ve yazıya da deşifre edilmek suretiyle kitap olarak da basılmış bulunan vaazında[2] tafsilatıyla beyan etmiş idi. Hoca efendi aynı görüşleri, söz konusu tefsir dersinden yine çok önceleri, Ebubekir Sifil hoca efendiyle zuhur etmiş olan tartışmasında da detaylarıyla aktarmıştı.[3] Daha önce konuşulmuş ve Cübbeli Ahmed hoca efendinin anlayış ve tavrında ısrarcı olması sebebiyle kapanmamış olan konunun sanki hiç gündeme gelmemişçesine adeta bir infial biçiminde tartışma gündemine yeniden taşınmış olması, konunun ilmî tartışma ve insaftan ziyade kin, garez ve husumete dönüşmüş olduğunun göstergelerindendir.

Kin, garez ve intikam duygusu güden, kendileriyle iyiyken iyi, kendilerinin aleyhinde en küçük bir söz ya da tavır söz konusu olduğunda ise bir anda en kötüye dönüşebilen, opürtünist edasıyla her konuyu fırsata dönüştürmeye çalışan, işlerine geldiğinde hocanın yüzüne gülüp işlerine gelmediği anda hemen hasım kesilen tuhaf kimselerin başında da Marifet Derneği mensupları gelmektedir. Cübbeli hocanın hadis ilmîne ilişkin beyanlarını, onların da dergilerinde tenkit malzemesi edinmeleri, bu husumetin temayüz ettiği son gelişmelerden biri olmuştur. Bundan sonra ne olur ve iş nereye varır; bunu hep birlikte bekleyip göreceğiz…

Abdulfettah Kevserî… Kimdir, necidir, yoksa bilinen birinin kullandığı müstear bir isimden mi ibarettir; günü geldiğinde bu gerçek de ortaya çıkacaktır nasılsa. Bu yazarın ilginç bir hareket tarzı vardır. Marifet dergisinde ne zaman ki devleti, hükümeti, bazı kurum ve kuruluşları ya da İsmâilağa Cemaati mensubu olup da kamuoyu tarafından tanınan kimseleri hedef tahtasına oturtan veya câmiâ içi meseleleri konu edinen bir yazı görseniz, altında, derneğin adeta ‘’Molla Kâsım’’ rolüne soyunmuş gibi bir edayla hareket eden Abdulfettah Kevserî’nin imzasını da beraberinde görürsünüz.[4] Marifet ekibinin Cübbeli hocayı tenkit teşebbüsünde de bu zâtın imzasının bulunması, geçmiş yazılarındaki çizgisi ve dikkat çektiğimiz tavrıyla beraber düşünüldüğünde, ayrıca bir problem teşkil etmektedir. Bir başka problem de Abdulfettah Kevserî’nin yazısından evvel gelen grafiklerin, ‘’Cübbeli Ahmed Hocanın Hadis İlmi Garabeti’’ başlıklı yazıdan farklı oluşudur. Bu gidişattan, ‘’İşlerin En Hayırlısı Orta Olanlarıdır’’ konusuna dair bir yazının planlandığı fakat dergi baskıya gitmeden hemen önce bu yazının çekilerek yerine, Cübbeli Ahmed hoca tenkitini içeren yazının -son dakika- sürüldüğü anlaşılmaktadır.[5]

Son asra damga vurmuş, tecdîd faaliyetinin önemli şahsiyetlerinden olmuş bu iki büyük zâtın ismini cem ederek oluşturulmuş bu müstear ismin, böyle fitne-fücur işlerine alet edilmesi, üzerine konuştuğumuz derginin ve bilhassa bu ismi kullanarak yazan zâtın ilme ve ulemaya verdiği kıymetin de derecesini göstermektedir. Bu iki mübârek âlimin isimleri, bu tür politikalara âlet edilecek isimler midir Allah aşkına?..

Sözde Hadis Müdâfiî Bu Zât Neyi Bekledi?

Hadis, hadis usulü ve cerh-ta‘dîlin ehemmiyetinden ve muhaddislerin mücadelesinden bahseden yazar, Cübbeli hocanın sözlerini tenkit ettikten ve kendisini tevbeye davet ettikten sonra:‘’Bu zamana kadar malum hocamızın hadis ilmi ile alakalı ve hadislerle yaptığı sohbetlerindeki yanlışlıklara dair cemaat içi tartışmaların olmaması için susmayı tercih etmiştik,’’[6] demektedir. ‘’Hadis ilmini küçümsemek dini yıkmaktır’’,[7] ‘’uydurma hadisle amel etmeyi meşru görmek, haramı helal yapmaktır,’’[8] sözlerini sarf eden, konuyu bu derece hayati bir mevkide gören şahıs, bu dinin yıkılmasını, haramın helale dönüştürülmesini cemaat içi tartışmalardan daha mı az önemli görmüştür?

Marifet dergisindeki bu yazının kaleme alınmasının arka planında, Marifet ekibinin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendirilmesine yönelik haberlerin çıkmış olması ve bu durumun Cübbeli Ahmed hocanın katılmış olduğu bir televizyon programındaki sözlerine bağlanması mı yatmaktadır?[9] Bu manidar makale işbu haliyle, hadis müdâfiîliğinden çok kurşun askerliği ve maddî menfaatlere dayalı, hastalıklı bir husumeti işaret etmektedir.

Mevzû Hadis Nakletme Garabetini Mevzû Hadis Naklederek Eleştirme Garabeti

‘’Tasavvuf uleması mevzu hadisleri kitaplarına bile bile almamışlardır. Çünkü mevzu olduğu bilinen hadisleri kitaplara almak, halkın arasında mevzu hadisleri yaymak demektir ki, (bu) haramdır,’’[10] ifadelerini kaydeden zâtın yazısının henüz girişinde isnâdın ve sıhhat-zaaf değerlendirmesinin ehemmiyetini beyan ettikten sonra: ‘’O yüzden Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hadis ilmi ile iştigal eden kişilere halifelerim demiştir,’’[11] şeklinde, sıhhat-zaaf değerlendirmesine göre uydurma olan[12] bir hadise yer vermiş olması da yazarımız açısından son derece talihsiz bir durumdur.

Yazar, Cübbeli Ahmed hocayı; uydurma hadisleri nakletmek, uydurma hadislerin naklini savunmakla hadis ehli ve sûfileri karşı karşıya getirmek, Vehhâbîlerin ekmeğine yağ sürmek, Ehl-i Sünnet’in hadis anlayışını Ankara ekolü ve modernist ilahiyatçıların alaya alması için zemin oluşturma gibi bir dizi suçlamaya tabi tutmakta ve onun bu yaptıklarının tamamını (hadis ilmindeki) cehaletine bağlamaktadır. Suçlamalarını müteakip İsmâilağa cemaatini hadis konusunda Cübbeli hocanın iddiaları karşısında tebriye etmeye çalışan ve bu makalesiyle mevzû‘ hadis nakli ve kaydı konusunda sağlam bir iş yaptığını düşünen yazar, kaleme almış olduğu makalesinden sonra aynı mecmuanın yine aynı sayısında, sadece birkaç sayfa sonra mevzû‘ rivâyetlerden oluşan bir konunun geldiğinden de muhtemelen habersizdir.

Yazısını, cemaatini kurtarmış olmanın verdiği huzur ve Cübbeli Ahmed hocayı eleştirmiş olmanın vermiş olduğu dayanılmaz hafiflikle tamamlamış görünen kalemşörün bu yazısından sadece birkaç sayfa sonra,[13] Cübbeli Ahmed hoca efendinin, nakilde bulunmakla en çok tenkit edildiği Safûrî’ (ya da Saffûrî)nin Nüzhetü’l-Mecâlis’inden[14] ‘sene başı-sene sonu’ duâlarının kaydedilmiş olması sahiden de ‘’bu ne perhiz, bu ne turşu’’ darb-ı meselini hatırlatmaktadır. Hadis müdâfiî geçinen Abdulfettah Kevserî, mutad yazılar yazdığı mecmuânın bir sonraki sayısında (hadi opsiyonlu davranalım) ya da ilerleyen sayılarında, Muharrem Ayının ve âşûrâ gününün fezâîline dair uydurma haberleri kaydetmiş bulunan yazarı ve dergisinin buna müsaade eden politikasını da tenkit ede(bile)cek midir?

Sözünü ettiğimiz duâ ve fazîletlerden önce gelen: ”Cevâhiru’l-hams, Na‘tü’l-bidâyâ ve Nüzhetü’l-Mecâlis gibi eserlerde zikredilen rivâyetlere göre Muharrem ayında yapılacak duaların birçok faziletleri vardır. Bu duâlar, keşif ehli âlimler ve sâlih zâtlar tarafından mücerreb olduğu için bizler de burada zikrediyoruz‘’[15] şeklindeki takdîm yazısı da Abdulfettah Kevserî’nin: ‘’uydurma olduğu bilinen hadislerle amel etmeyi meşru görmek haramı helal saymaktır‘’[16] şeklindeki ifadeleriyle taban tabana zıt görünmektedir.

Maksadımız niyet okuyuculuğuna soyunmak değildir ama yazarın makalesine sadece göz ucuyla bakıldığında ortaya çıkan bunca tezat ve garabet, bunun pek de iyi niyet mahsulü olmadığını göstermektedir. Bizim bu yazımızı yayınlamaktaki niyetimiz her ne kadar Cübbeli Ahmed hocanın Perşembe Sohbetinden önce idiyse de, bunda muvaffak olamadık. Cübbeli Ahmed hocanın müdahil olması ve Marifet Derneğinin de bu yazıyı resmî facebook sayfasında ayrıca yayınlamış olmasından sonra iş artık farklı bir mecraya sürüklenmiş; bizden de çıkmıştır.

Kalpleri, niyetleri ve her şeyin doğrusunu bilen, nihai hükmü de verecek olan, yalnızca Allah Subhânehû Tebâreke ve Te’âlâ Hazretleridir.

[1] Kâdı Beydâvî derslerinin bahsettiğimiz Yâsîn-i Şerîf tefsiriyle başlayan ilk dersini zannederiz gelen tepkiler üzerine Cübbeli Ahmed hoca efendinin sitesinden kaldırılmış durumda. Daha önce indirmiş olduğumuz bu sohbet, hoca efendinin sitesinden kaldırılmışsa da, bizim arşivimizde mevcuttur.
[2] Youtube sitesinde 13 Eylül 2010 tarihinde ilk kez yayınlandığı gözlemlenmektedir. Bu adreste sohbet 12 parça haline yayınlanmış; https://www.youtube.com/watch?v=yFvRMifyNMc burada ise: 26 Nisan 2011 tarihinde: https://www.youtube.com/watch?v=6XxLFL9Hr3Q adresi üzerinden yayınlanmıştır. Söz konusu sohbet, Meva‘îzu’l-Ahmediyye (Cübbeli Hocanın Vaazları) kategorisinin 2. kitabı olarak satılmaktadır. http://www.lalegulkitabevi.com/urun/hadislere-iman_197.aspx?CatId=130
[3] İlgili tartışmanın başlangıcı, gelişimi ve serencamı için bkz. ‘’Ebubekir Sifil hoca ve Cübbeli Ahmed hoca tartışması nasıl başladı, neler oldu?’’ http://www.musellem.net/ebubekir-sifil-hoca-ve-cubbeli-ahmed-hoca-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/
[4] Yazılarına Kasım 2014 sayısında başladığı anlaşılan Abdulfettah Kevserî’nin bahsettiğimiz türden yazılarını beyan sadedinde birkaç örnek:

1- ‘’Bu Gidiş Nereye’’, Kasım 2014.  Yazar bu makalesinde, ders kitaplarını ve müfredatı eleştirerek Milli Eğitim Bakanlığına ve haliyle bu Bakanlığın bağlı bulunduğu hükümete veriştirmektedir. Muhtevadaki eleştiriler esasında bizim de katıldığımız ve zaman zaman dikkat çektiğimiz türden eleştirilerdir. Lâkin bu eleştirinin bu isimle kaleme alınmış olması bu noktada dikkat çekicidir.

2- ‘’Hadis İnkârcılığı Ankara Ekolü’’, Aralık 2014. Yazar bu makalesinde Ankara Okulunu ve Diyanet İşleri Teşkilatını tenkit etmektedir.

3- ‘’Hadis İnkârcılığı Dine Hizmet Perdesi Altında Dini Yıkmak’’, Ocak 2015. Yazarın bu makalesinde de hedefte yine Ankara Okulu, hadis inkârcıları ve Diyanet İşlerinin hadis çalışmalarında bulunan ilâhiyatçılar var.

4- ‘’Ehl-i Sünneti Devlet Kurumlarıyla Yıkmak’’, Şubat 2015. Yazarın bu makalesi Marifet Derneğinin Hükümet aleyhtarı olduğu yönünde haberler çıkmasına sebep olmuş, İsmâilağa mensuplarının da tepkisini çekmiş ve İsmâilağa Câmii İlim ve Hizmet Vakfı, bu yazıya karşı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiştir. (Açıklama için bkz. https://www.ismailaga.org.tr/basin-aciklamasi-marifet-dergisi-subat-2015-sayisinda-yayinlanan-yazi-hakkinda ) Yazarın bu yazıya gelen tepkilerden sonra uzunca bir süre; Şefaat, Kabir Azabı gibi Ehl-i Sünnet’in temel konularıyla ilgili müdafaa tarzı bir serî başlattığı ve bu tür konulara girmediği anlaşılmaktadır.  Aradan takriben dört ay geçtikten sonra yazarımız yine aynı formuyla kaldığı yerden devam etmiştir.

5- ‘’Dirilişin Nâkıs Yıldızı’’, Haziran 2016. Yazarımızın bu yazıdaki boy hedefi, Nureddin Yıldız hoca olmuştur. Hocanın haddini ziyadesiyle aşmış olan sözleri ve birtakım incitici benzetmeleri bu yazıda alabildiğince özgür bir şekilde tenkit edilmiştir.

Örneklerin daha da artırılabilmesi mümkündür fakat biz daha fazla uzatmamak adına bu kadarla iktifa ettik.
[5] Bu yorumu naçizane dergi tecrübelerimize dayanarak yapmış bulunuyoruz.
[6] Abdulfettah Kevseri, ‘’İşlerin En Hayırlısı Orta Olanlarıdır (Cübbeli Ahmet Hocanın Hadis İlmi Garabeti), Marifet Dergisi, Muharrem/Ekim 2016, Y.5, sy.49, shf. 52.
[7] A.y.
[8] Abdulfettah Kevseri, shf. 53
[9] Cübbeli Ahmed hocanın, 15 Temmuz darbe girişimi esnasında Marifet Derneği yetkilileriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsettiği video için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=sals7KI51UM ; Yenişafak gazetesinin konuyla ilgili haberleri için bkz. ‘’Darbeden Yana Tavır Aldı’’, http://www.yenisafak.com/gundem/darbeden-yana-tavir-aldi-2513252 ; Muhammed Keskin’in, Marifet Derneğinin Facebook sayfası üzerinden yaptığı açıklamaların video kayıtları için bkz.

Bölüm 1: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1073615402692611/

Bölüm 2: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074123535975131/

Bölüm 3: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074157345971750/

Bölüm 4: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074166419304176/

Bölüm 5: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074188735968611/

Bölüm 6: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074190219301796/
[10] A.y.
[11] Abdulfettah Kevseri, s.52
[12] İlgili hadîs, Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Abbas’tan (Radıyallâhu Anhûm) rivâyetle kaydedilmiştir. Hadîsin sıhhat-zaaf değerlendirmesi noktasında; Münzirî, mevzû‘, Zehebî (Mîzânü’l-İ‘tidâl’inde) bâtıl; Zeyla‘î (Nasbu’r-Râye’sinde) mevzû‘ hükmünü beyan etmişlerdir. Râvîler arasında bulunan Ahmed b. ‘Îsâ hakkında: ‘kezzâb’,  şeklindeki en ağır cerh ifadesi kaydedilmiştir.
[13] Hasan Erbay, ‘’Dualar/Muharrem Ayı ve Aşûre Günü’’, Marifet Dergisi, Muharrem/Ekim 2016, y.5, sy.49, shf. 80-83
[14] Hocamız allâme, fakih, muhaddis, edib Şeyh Abbâs el-Alevî el-Mâlikî el-Mekkî el-Hasenî (Allah onu korusun ve ömrüne afiyet versin) el-Menhelü’l-latîf fî ahkâmi’l-badîsi’d-daîf adlı risalesinin sonunda (s. 29) şöyle demektedir: ‘’Faide: Âlimler pek çok kitap zikretmiştir ki, araştırma ve inceleme yapmadan insanın bunlardan bir hadisi nakletmesi uygun değildir. Hatta bazılarında mevzu hadislerin zikredilmesi daha ağır basmaktadır. Mesela;

Abdurrahmân es-Saffûrî’nin Şemsü’l-maârif ve Nüzhetü’l-mecâlis adlı eserlerinde, çok miktarda mevzu‘ hadis bulunduğundan dolayı güvenilemez. Hatta Dımeşk muhaddisi Burhaneddin, okunmasından sakındırmış; Celâleddîn es-Suyûtî ise haram saymıştır.’’ (Abdulfettah Ebû Ğudde merhumun, Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy el-Ensârî el-Leknevî el-Hindî’nin el-Ecvidetü’l-Fâdıla’sına tahkîkinin Yrd. Doç. Dr. Hayati Yılmaz tarafından gerçekleştirilen çevirisinden naklen.)
[15] Hasan Erbay, shf. 83
[16] Abdulfettah Kevseri, shf. 53

Kâmil Mürşid Ve İctihad Ehliyeti

Talha Hakan Alp Hocaefendi şöyle buyuruyorlar:
‘’Bir sufî de tasavvuf alanında bir müctehiddir, Kur’an, sünnet, icma ile çatışmamak kaydıyla formlar geliştirebilir. Yaşadığı bölgeye, kültüre ve hitap ettiği İnsanların mizaç ve meşrep özelliklerine göre yeni formlar, uygulama ve örgütlenme biçimleri geliştirebilir.’’ (Hocaefendinin sözleri bitti.)

Bu konuyla ilgili birkaç kelâm edelim…
Tasavvufta ictihad mevzuunu salt olarak her Sûfî için ayrı bir durum olarak değil de kurumsal anlamda, öncü bir şahsiyetin, bir mürşidin özelinde ele almak daha doğru. Bir mürşid, gerekli gördüğünde tıpkı mezheplerin fukahasının yaptığı gibi ictihad edebilir, elbette usulü fıkıh kaidelerine ve ayrıca müntesibi bulunduğu Tarîkat-ı Aliye’nin temel usulüne bağlı kalmak şartıyla.

Mezheblerle mukayeseli bir şekilde detaylandırılabilir bu konu. Tarîkât-ı Âliye içinde ictihad faaliyetinde bulunan Pir veya Pîr-i Sânî ünvanlarıyla tasavvufi ıstılahatta sıfatlanan bu zâtlar daha çok fıkıh alanında Müntesip Mutlak Müctehid diye tabir edilen –bir mezheb imamının usulünü benimseyip o usul doğrultusunda yeri geldiğinde imamına dahi muhalefet noktasında bir ictihad faaliyetinde bulunabilen- müctehidlerin durumuna benzemektedir.

Örnek olarak Hanefi Mezhebi ile mukayeseli bir şekilde anlatabiliriz.
Hanefi mezhebi nasıl ki Ebu Hanife Rahimehullah ile başlamadığı gibi Nakşibendiyye de Şâh-ı Nakşibend ile başlamamıştır, Hanefi Mezhebinin Hammad-Nehai-Alkame-Abdullah b. Mes’ud ve başka bir silsilesi ve geçmişi olduğu gibi Nakşibendiyye’nin de birçok mürşidle gelen üç ayrı koldan silsilesi, ciddi bir geçmişi vardır ama nasıl ki Hanefi Mezhebi Ebu Hanife Rahimehullahın etrafında tedvin edilip kurumsallaşmışsa Nakşibendi Tarikatı da Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin Kuddise Sirruhu etrafında tam teşekküllü olarak kurumsallaşmıştır.

Konuya dönecek olursak; Tarîkat içi bu ictihad faaliyeti o kadar belirgindir tarîkatin ismine dahi yansımıştır. Nakşibendi tarîkati tarih içerisinde bazı isimlerle anılmıştır. Mesela; Ubeydullah Ahrardan sonra Tarikatı Aliye-i Nakşibendiyye-i Ahrariyye, İmamı Rabbani Döneminden sonra …Nakşibendiyye-i Müceddidiyye, Muhammed Masumdan sonra Nakşibendiyye-i Masumiyye, Mirza Can Cananı Mazhardan sonra Nakşibendiyye-i Mazhariyye şeklinde. Bu isimlerle anılışı da bu ictihad faaliyetinin bir sonucudur yani bu zâtların her birinin döneminde Tarîkat-ı Âliye’nin edep-erkânında bizzat bu zâtlar tarafından bazı tasarruflarda bulunulmuş olması sebebiyledir. Bazı yeni edepler ilave edilmiştir.

Nitekim en son meşhur olarak Nakşibendiyye-i Halidiyye olarak anılmıştır Nakşîbendîlikten Mevlânâ Hâlid Hazretlerinden gelen kollar. Bu da bir Pîr-i Sânî olarak Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin Tarîkât-ı Âliye’nin edep-erkânında bazı değişikler yapmış olması sebebiyledir.

Genel İctihad Örnekleri:
Abdulhalık Goncdüvâni Hazretleri’nin koymuş olduğu sekiz esasın İmamı Rabbani tarafından onbire çıkarılması, haps-i nefes dersinin nakşibendilerin gündemine gelmesi, bazı mürşidlerin cehri zikirden tamamen men etmeleri, bazılarının ise bu usulle de ders telkin etmeleri, hatme-i hâcegân’ın günün belli bir saatinde sabitlenmesi sürekli kılınması, mürşidin ğıyabındaki râbıtanın, ahir zamana yaklaşmaktan kaynaklanan kısmi gevşeklik sebebiyle zorunlu bir ders olarak her gün belli bir vakitte olacak şekilde erkân arasına dahil edilmesi, ders usulünün vukuf-i kalbî ile başlayıp bazı tilavet-salavat derslerinin ilavesiyle birlikte Letâif ile daha sonra da Nefy-u İsbât ile bunun da haps-i nefes ve vukuf-i adedi ile beraber devam edecek şekilde belirlenmesi, murakabe usulünün ayrıca belirli bir şekilde erkâna yerleştirilmesi gibi tercihlerin böylece kurumsallaşması noktasında bu parağrafta zikretmiş olduğumuz bütün hususları Tarîkât-ı Âliye içerisinde Mürşidlerin ictihad faaliyetine birer örnek olarak zikredebiliriz.

Yetki Zehirlenmesi Dediğimiz Bir Şey Vardır…

Yetki zehirlenmesi dediğimiz bir şey vardır… Hani şu, hak etmediği makamlara getirilip de yönetemeyeceği yetkilerle donatılan. Adaleti sağlayacağı yerde, giydiği –belki de sonradan değiştirdiği- gömlek, üzerinde birkaç kat büyük duran kimselerin, gazabına uğradığı o vahim hâl, içler acısı ahvâldir o… Tezahürü aynıdır işin aslı, yalnızca sonuç itibariyle seviyeye göre farklılık arz eder.

Önce sınıf başkanı olarak çıkar karşımıza. Başkan kolluğunu taktığında… Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

 

Diyanetin Hizmetiyle Mükellef Bulunduğu İnsanların Ebediyetine Kastetme Aracı: Kuran Yolu Tefsirli Kur’ân-ı Kerîm Mobil Uygulaması

kuranmobiluygulama

Diyanet’in yeni bir mobil uygulaması çıktı duymayan kalmamıştır muhtemelen. Kur’ân-ı Kerîm uygulaması. Görsel anlamda da ‘’teknik olarak’’ her anlamda da çok güzel ve titizlikle hazırlanmış bir uygulama. Ayet-i Kerîme üzerine geldiğinizde mealini hatta tefsirini görüp okuyabilmeniz mümkün.Yer işaretleme seçeneği, not yazma-fişleme gibi bazı seçenekler de sunuyor. Yok, yok diyebileceğimiz bir uygulama kısacası. Peki birçok cihetten güzel olan bu uygulamayla bizim sorunumuz ne? İşte, yiğidin hakkını böylece verdikten sonra şimdi, öldürmeye geçiyoruz. Tıpkı bu uygulamayla insanların itikadını, şuurunu, bilincini ve düşünme biçimini öldürmeye kastettikleri gibi.

Ne hazindir, seküler yasalarla Dinin binde birine sınırlandırılıp da bu alanda insanlara hizmet gayesiyle kurulmuş bir kurumun yıllardan beri, hizmetiyle mükellef bulunduğu insanların ebediyetine kastedip durması. Ne acıdır; değil cana, değil kana, insanların ebedî hayatına kasteder olmak…

Uygulamanın Sağladığı Tefsir Desteğinde Yer Alan Kur’ân Yolu Tefsiri Hakkında
Sözünü ettiğimiz tefsir hakkında kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra sözü, konuyla ilgili olarak daha evvel yazılmış dört ayrı makaleye havale edeceğiz. Havale işlemini gerçekleştirmeden evvel, bu dört ayrı yazıyı adres göstermiş olmamızın, muhtevadaki tenkit ve eleştirilerin, fikirlerin tamamına, yazım biçimi ve üsluba tamamen katıldığımız anlamına gelmediğini de peşinen ifade etmiş olalım. Yazılar, yazanları bağlar.

Biz de aslında adres göstermiş olduğumuz yazılara ilave sadedinde hocalarımızdan işitip gördüğümüz ya da bizzat şahit olduğumuz birtakım arızalara ayrıca dikkat çekmeyi düşünmüştük ama mezkûr tefsir, neresinden tutulsa elde kalacağından, ayrıca tefsirle ilgili daha evvel lehte ve aleyhte çalışmalar yapılmış olduğundan, adres göstermiş olduğumuz yazıların en azından fikir verme adına, meramımızı ifadeye kafi geleceğine kani olduğumuzdan bundan –şimdilik- geri durduk.

İlgili Tefsire Dair İslâmî İlimler Zemininde Kısa Bir Değerlendirme
(adres göstereceğimiz yazılarda ilgili alanlardan her birine dair somut örneklere -tefsirden direkt nakillerle- şahit olacaksınız)

1-Akaid-Kelam Sahasında:
Tefsirde Akaid-Kelam sahasına müteallik ayetlerin tefsirine gelindiğinde bu alanda münhasıran Mu’tezile’nin açtığı kapıdan görgüsüzce girilerek nakli, dinî sabiteleri kötü kullanılan akla, akılsız ve mantıksız akla kurban eden bir tavırla karşı karşıya kalıyorsunuz. Neo-Mu’tezile’nin propagandistleri yazmış sanki tefsiri!

İslâm’ın temel inanç esaslarının üzerinde her fırsatta mugalatalar, Ehl-i Sünnet’in ayırt edici vasıflarını buharlaştırarak tamamen yok eden, bazı imânî meselelerin inkârı, bir kısım inanç meselelerinin ise fasid te’villere kurban edilmesi ilk bakışta göze çarpan hususlar.

2-Hadis ve Hadis Usulü Sahasında:
Eslâfımızın usulü üzere, ayet-i kerimelerden herhangi biriyle ilgili konuşma ya da yazma durumu söz konusu olduğunda evvela, Efendimiz Aleyhisselâmdan gelen o ayetle ilgili Merfû habere sonra ilh. yer verilmesi düstur edinilmişken bu tefsirde, hadisler çoğu zaman ötelenmekte, kimi zaman, sıhhat-zaaf yönünden problem ihtiva etmeyen bazı hadislerin aleyhinde atılıp tutulurken kimi zaman en zayıf, en naif, ele dahi gelmeyecek, tutulduğunda elde kalacak bazı haberlere canhıraş tutunulduğunu görebiliyorsunuz.

Sormak lazım: sayfayı çevirince sayfayla birlikte usul de mi değişiyor?

3-Fıkıh ve Fıkıh Usulü Sahasında:
Fıkhî alana müteallik ahkâm ayetlerine sıra geldiğinde, cumhura muhalefette bir ucuzluk, bir kampanya ilişiyor gözünüze. Fıkhî hükümlerin modern düşüncenin vagonuna hesapsızca bindirilişinin şahidi oluyorsunuz hayretle. Kırk dereden kırk su getirmeler, kulağı, eli boynun altından geçirerek tutmaya çalışmalar, yolu dolaştırıp akılları karıştırarak meseleleri tatlı tatlı tahrif etmeler…

Bu kadar dolanıp durmaya ne gerek var ki? Tefsir mi yazıyoruz yoksa raks mı ediyoruz?

4-Tefsir ve Tefsir Usulü Sahasında:
Günümüzde en basit işlere, en basit meselelere dair malumat alınmak istenildiğinde dahi o sahanın uzmanı olan kimselerden malumat almak tercih edilirken ne hikmetse Diyanet İşleri Başkanlığı tefsir yazma işini içerisinde tefsir alanında uzman bir kişinin dahi yer almadığı bir heyete tevdi etmiştir. Bunun sebepleri doğrultusunda adres göstermiş olduğumuz Ali Eren Hoca Efendinin vurgularına kulak vermek meselenin kavranması açısından faydalı olacaktır.

Tefsirde takip edilen usul ya da usulsüzlük, adeta geçmişle hesaplaşmadan ibaret! Tefsir sanki her kesimden insanın kafa karışıklığına mahal bırakmadan Kur’ân-ı Kerîm’i en doğru şekilde anlamasını sağlamak amacıyla değil de daha çok kafa bulandırmak amacıyla, zihinleri muallakta bırakmak maksadıyla yazılmış gibi.

Çalışmanın sonucunda varılmak istenen nokta, meal okuyucusunun düşebileceği muhtemel hatalardan onları sakındırma adına alternatif bir çalışmayla sahih bir İslâm-Kur’ân algısı oluşturmak değil de, ulemadan tevarüs edilmiş olan malumatı reddetmek, kötü bazı yenilerin bozuk görüşlerine ve tarihte kalmış bazı şazlara yapışarak farklı şeyler söylemek, müfessir tavrından ziyade filozof edasıyla tefsir ve te’vil hudutlarını aşarak ezber bozmak ve böylece bid’atleri hatta zaman zaman küfür sınırlarını zorlayan, şazları bol bir kitap ortaya koymakmış gibi gözükmektedir.

5-Fikir-Şuur ve Düşünce Sahasında:
Son asırlarda ortaya çıkan birtakım yenileşme hareketleri zihinleri haddinden fazla ifsad etti, bozdu. Modernizm-Konformizm gibi akımların, dünyevileşmenin etkisi bugün dünyayı kuşatırken haliyle İslâm Âlemini de tamamen kuşatmış durumda. Bu akımlar, insan hayatını günlük yaşam biçiminden düşünme biçimi ve algılarına, bu yolla inancına kadar kuvvetli bir biçimde etkilemektedir. Müslüman bireyi bu akımların ifsadından koruyabilecek yegâne filtre en başta sahih bilinç, ihyâ olunmuş bir şuurla pekiştirilmiş sahih bir i’tikâd ve tehlikelerle düşmanların farkında olup onları tanıyan ayrıca bunlardan nasıl ve ne şekilde korunabileceğinin de bilincinde bir zihin yapısıyla örgülenmiş filtredir.

Burada mesele edindiğimiz tefsir çalışmasının en büyük arızası da vurgulamaya çalıştığımız; Müslüman bireyi ve toplumu arızalardan muhafaza edecek filtrenin örgüsü üzerindeki tahribatıdır.

-Son-
Sözünü ettiğimiz tefsir çalışması bugün insanların cebine kadar girmiş olması ve Kur’ân’ı anlama konusunda insanların ekserisi tarafından ‘’birinci kaynak’’ olarak addedilmiş olması ayrıca memleketimizde sonradan yazılacak olan tefsirler için de önemli bir kaynak olarak görülmesi sebebiyle bu konuda sakındırma ve ikaz etme işi elzem olmuştur.

Tefsir çalışmasındaki bazı görüşleri gerek konuşmalarında gerekse de yazılı eserlerinde zaman zaman tenkit etmiş olan Ebubekir Sifil​ hoca efendi, Cübbeli Ahmet Hoca Efendi​ gibi hocalarımızla özellikle Diyanet’le ve MEB Din Kültürü müfredatıyla ilgili çalışmalarını bildiğimiz Ibrahim Halil Er​ hocamız başta olmak üzere, Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip hocalarımızın tamamının bu konuyu gündemlerine alıp yazılı ve görsel medyanın yanı sıra özellikle de sosyal medya üzerinden gereken sakındırma ve uyarıları yapmaları temennisiyle…

Başvurmanızı Tavsiye Ettiğimiz İlgili Makaleler

Bu Anlatılanlar Kur’ân Yolu Olamaz / Ali Eren Hoca Efendi
http://www.turkcesi.biz/news.php?readmore=756

Buna Tefsir Diyecek Miyiz?/Değerlendirme
http://www.zehirli.org/konu/buna-tefsir-diyecek-miyiz.html

Kur’ân Yolu Tefsirinde Skandal
http://www.ihvanlar.net/2012/05/09/kuran-yolu-tefsirli-mealinde-skandal/

Kur’ân Yolu Tefsirinde Skandallar Bitmiyor
http://www.ihvanlar.net/2013/04/05/diyanetin-kuran-yolu-tefsirli-mealinde-skandallar-bitmiyor/