Ahmed Hulûsi ve Burç Tarîkatı Tehlikesi

Ahmed Hulûsi ve Burç Tarîkatı Tehlikesi

ahmedhulusi

Örgüt ve derin yapılanmalardan söz açıldığında; ‘şunun alternatifi bu, bunun yerini şu alacak’ şeklinde, benzer isimlerin arayışına girilir. Konu PDY olduğunda bu böyledir. Bu yapının yerine düşünülen yapı nasıl bir yapıdır? Hepimize yaşatılmış olan tecrübede olduğu gibi, tek parçalı mıdır; yoksa çok parçalı mı?

Bu gibi tartışmalarda kimi isimler pek önemsenmez; kayda değer görülmezler. Bu kadar gözler önündeyken aynı zamanda gözden ırak olmayı da başarabilmektedirler. Başlı başına bu durum bile ciddî bir soru işareti değil midir?

Bu topraklarda yaşayan genç mü’minlere rol model olarak sunulan Mustafa Ceceli’nin patlak veren son hâdisesinde de adı geçen Ahmed Hulûsi’den bahsedeceğiz.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

 

Reklamlar
Araştırmacılara Belgeler.com Bağlamında Küçük Bir Nostalji

Araştırmacılara Belgeler.com Bağlamında Küçük Bir Nostalji

Araştırmacılara Belgeler.com Bağlamında Küçük Bir Nostalji
ya da
Atılan Bir Kazık ve Yeni Nesil Hırsızlık Hikâyesi

belgelercom2

2000’lerin başından itibaren ‘Türkiye’nin En Büyük Belge ve Doküman Paylaşım Sitesi’ sloganıyla yayın hayatına başlamış, birçok dosya formatının depolanması ve paylaşımına imkân sağlayan, milyonları aşmış üye sayısı ve hesapsız tıklanma seviyesi sayesinde, sayısız tez, e-kitap ve makaleyi kısa zamanda bünyesinde topladıktan sonra günün birinde (21 Ekim 2013 olmalı) ‘veda ediyoruz’ diyerek sahipleri tarafından -mevcut arşiviyle- birlikte bir anda, sürpriz bir şekilde ortadan kaldırılan belgeler.com[1] platformundan bahsediyoruz…

O zamanlar ne tez arşivi, ne üniversitelerin tez-makale veritabanları, ne İsam-İsav-İfav vb. gibi kuruluşların doküman indirmeye imkân sağlayan arayüzleri, ne scribd, academia gibi doküman siteleri (Türk ve Türkçe paylaşım yapan üye sayısı ve araştırmacıları tatmin edecek kemmiyyet ve keyfiyette Türkçe doküman birikimi yönünden değerlendiriyoruz), ne de günümüzün yaygın pdf kitap ve doküman siteleri bulunuyordu. Bu sebeple, belgeler.com sitesi, araştırmacılar için hayati önem haiz, hiçbir meraklının müstağni kalamayacağı bir platformdu…

O zamanlar internette aktif bir şekilde seyahat eden her bir araştırmacının yüzleştiği acı bir gerçek olmuştur eminim. Heyecanla tıklandığında ‘elveda’ yazısıyla karşı karşıya kalarak o anda ne yapacağını bilememek ve hiçbir alternatife de yönelememek… Ekşi Sözlükte[2] bile hakkının teslim edilmediğini söyleyebiliriz.

Ellerindeki arşivi ne yaptılar bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki, Belgeler.com’da bulunan pek çok dosya, doküman ve tez, günümüzde erişilebilir ve indirilebilir durumda değil. O belgelere erişmek isteyenler bugün artık, ya ücretli üyelik talep eden sitelere, ya (o arşivde bulunmasına rağmen sonradan basılmış olmak sebebiyle) kitapçılara ya da tıpkıbasım e-kitap olarak o eserleri dijital âleme kazandıracak meraklı ve ilgili kimselere muhtaç durumdalar.

Kapanma sebebi olarak maddiyatı ve buna benzer gerekçeleri zikretseler de, bu gerekçeler tatmin edici olmaktan son derece uzak. İşi abartmak istemem ama o kadar emek vermiş olmaları sebebiyle kandırılmış ve aldatılmış birçok insan (üye ve kullanıcı) bıraktılar geride. Kimseden para-pul almadılar belki ama emekleri, vakitleri ve dokümanları çalıp gasbettiler. Bu düpedüz hırsızlıktı! Yaptıkları iş gerçekten büyük bir işti, vedaları da, veda ederken attıkları kazık da en az yaptıkları iş kadar büyük oldu…

[1] http://www.belgeler.com/
[2] https://eksisozluk.com/belgeler-com–2588216?p=3

Marifet Dergisinin Derdi Hadis Müdafaası mı yoksa Cübbeli mi?

Marifet Dergisinin Derdi Hadis Müdafaası mı yoksa Cübbeli mi?

slider

Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü hoca efendinin, Yâsîn-i Şerîf tefsiri ile başlayan Kâdı Beyzâvî tefsir derslerinin ilkinde hadisler, muhaddisler ve hadis usulüne ilişkin birtakım sözleri[1], hayli yankı uyandırdı. Oysaki bu sözleri yeni sarf etmiyordu. Her fırsatta dillendirmiş olduğu bu tavrını seneler öncesine ait, Vehhâbîlere reddiye niteliğindeki ‘Hadislere İmân’ başlıklı, sonradan vcd’ye dönüştürülerek satışa sunulmuş ve yazıya da deşifre edilmek suretiyle kitap olarak da basılmış bulunan vaazında[2] tafsilatıyla beyan etmiş idi. Hoca efendi aynı görüşleri, söz konusu tefsir dersinden yine çok önceleri, Ebubekir Sifil hoca efendiyle zuhur etmiş olan tartışmasında da detaylarıyla aktarmıştı.[3] Daha önce konuşulmuş ve Cübbeli Ahmed hoca efendinin anlayış ve tavrında ısrarcı olması sebebiyle kapanmamış olan konunun sanki hiç gündeme gelmemişçesine adeta bir infial biçiminde tartışma gündemine yeniden taşınmış olması, konunun ilmî tartışma ve insaftan ziyade kin, garez ve husumete dönüşmüş olduğunun göstergelerindendir.

Kin, garez ve intikam duygusu güden, kendileriyle iyiyken iyi, kendilerinin aleyhinde en küçük bir söz ya da tavır söz konusu olduğunda ise bir anda en kötüye dönüşebilen, opürtünist edasıyla her konuyu fırsata dönüştürmeye çalışan, işlerine geldiğinde hocanın yüzüne gülüp işlerine gelmediği anda hemen hasım kesilen tuhaf kimselerin başında da Marifet Derneği mensupları gelmektedir. Cübbeli hocanın hadis ilmîne ilişkin beyanlarını, onların da dergilerinde tenkit malzemesi edinmeleri, bu husumetin temayüz ettiği son gelişmelerden biri olmuştur. Bundan sonra ne olur ve iş nereye varır; bunu hep birlikte bekleyip göreceğiz…

Abdulfettah Kevserî… Kimdir, necidir, yoksa bilinen birinin kullandığı müstear bir isimden mi ibarettir; günü geldiğinde bu gerçek de ortaya çıkacaktır nasılsa. Bu yazarın ilginç bir hareket tarzı vardır. Marifet dergisinde ne zaman ki devleti, hükümeti, bazı kurum ve kuruluşları ya da İsmâilağa Cemaati mensubu olup da kamuoyu tarafından tanınan kimseleri hedef tahtasına oturtan veya câmiâ içi meseleleri konu edinen bir yazı görseniz, altında, derneğin adeta ‘’Molla Kâsım’’ rolüne soyunmuş gibi bir edayla hareket eden Abdulfettah Kevserî’nin imzasını da beraberinde görürsünüz.[4] Marifet ekibinin Cübbeli hocayı tenkit teşebbüsünde de bu zâtın imzasının bulunması, geçmiş yazılarındaki çizgisi ve dikkat çektiğimiz tavrıyla beraber düşünüldüğünde, ayrıca bir problem teşkil etmektedir. Bir başka problem de Abdulfettah Kevserî’nin yazısından evvel gelen grafiklerin, ‘’Cübbeli Ahmed Hocanın Hadis İlmi Garabeti’’ başlıklı yazıdan farklı oluşudur. Bu gidişattan, ‘’İşlerin En Hayırlısı Orta Olanlarıdır’’ konusuna dair bir yazının planlandığı fakat dergi baskıya gitmeden hemen önce bu yazının çekilerek yerine, Cübbeli Ahmed hoca tenkitini içeren yazının -son dakika- sürüldüğü anlaşılmaktadır.[5]

Son asra damga vurmuş, tecdîd faaliyetinin önemli şahsiyetlerinden olmuş bu iki büyük zâtın ismini cem ederek oluşturulmuş bu müstear ismin, böyle fitne-fücur işlerine alet edilmesi, üzerine konuştuğumuz derginin ve bilhassa bu ismi kullanarak yazan zâtın ilme ve ulemaya verdiği kıymetin de derecesini göstermektedir. Bu iki mübârek âlimin isimleri, bu tür politikalara âlet edilecek isimler midir Allah aşkına?..

Sözde Hadis Müdâfiî Bu Zât Neyi Bekledi?

Hadis, hadis usulü ve cerh-ta‘dîlin ehemmiyetinden ve muhaddislerin mücadelesinden bahseden yazar, Cübbeli hocanın sözlerini tenkit ettikten ve kendisini tevbeye davet ettikten sonra:‘’Bu zamana kadar malum hocamızın hadis ilmi ile alakalı ve hadislerle yaptığı sohbetlerindeki yanlışlıklara dair cemaat içi tartışmaların olmaması için susmayı tercih etmiştik,’’[6] demektedir. ‘’Hadis ilmini küçümsemek dini yıkmaktır’’,[7] ‘’uydurma hadisle amel etmeyi meşru görmek, haramı helal yapmaktır,’’[8] sözlerini sarf eden, konuyu bu derece hayati bir mevkide gören şahıs, bu dinin yıkılmasını, haramın helale dönüştürülmesini cemaat içi tartışmalardan daha mı az önemli görmüştür?

Marifet dergisindeki bu yazının kaleme alınmasının arka planında, Marifet ekibinin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendirilmesine yönelik haberlerin çıkmış olması ve bu durumun Cübbeli Ahmed hocanın katılmış olduğu bir televizyon programındaki sözlerine bağlanması mı yatmaktadır?[9] Bu manidar makale işbu haliyle, hadis müdâfiîliğinden çok kurşun askerliği ve maddî menfaatlere dayalı, hastalıklı bir husumeti işaret etmektedir.

Mevzû Hadis Nakletme Garabetini Mevzû Hadis Naklederek Eleştirme Garabeti

‘’Tasavvuf uleması mevzu hadisleri kitaplarına bile bile almamışlardır. Çünkü mevzu olduğu bilinen hadisleri kitaplara almak, halkın arasında mevzu hadisleri yaymak demektir ki, (bu) haramdır,’’[10] ifadelerini kaydeden zâtın yazısının henüz girişinde isnâdın ve sıhhat-zaaf değerlendirmesinin ehemmiyetini beyan ettikten sonra: ‘’O yüzden Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) hadis ilmi ile iştigal eden kişilere halifelerim demiştir,’’[11] şeklinde, sıhhat-zaaf değerlendirmesine göre uydurma olan[12] bir hadise yer vermiş olması da yazarımız açısından son derece talihsiz bir durumdur.

Yazar, Cübbeli Ahmed hocayı; uydurma hadisleri nakletmek, uydurma hadislerin naklini savunmakla hadis ehli ve sûfileri karşı karşıya getirmek, Vehhâbîlerin ekmeğine yağ sürmek, Ehl-i Sünnet’in hadis anlayışını Ankara ekolü ve modernist ilahiyatçıların alaya alması için zemin oluşturma gibi bir dizi suçlamaya tabi tutmakta ve onun bu yaptıklarının tamamını (hadis ilmindeki) cehaletine bağlamaktadır. Suçlamalarını müteakip İsmâilağa cemaatini hadis konusunda Cübbeli hocanın iddiaları karşısında tebriye etmeye çalışan ve bu makalesiyle mevzû‘ hadis nakli ve kaydı konusunda sağlam bir iş yaptığını düşünen yazar, kaleme almış olduğu makalesinden sonra aynı mecmuanın yine aynı sayısında, sadece birkaç sayfa sonra mevzû‘ rivâyetlerden oluşan bir konunun geldiğinden de muhtemelen habersizdir.

Yazısını, cemaatini kurtarmış olmanın verdiği huzur ve Cübbeli Ahmed hocayı eleştirmiş olmanın vermiş olduğu dayanılmaz hafiflikle tamamlamış görünen kalemşörün bu yazısından sadece birkaç sayfa sonra,[13] Cübbeli Ahmed hoca efendinin, nakilde bulunmakla en çok tenkit edildiği Safûrî’ (ya da Saffûrî)nin Nüzhetü’l-Mecâlis’inden[14] ‘sene başı-sene sonu’ duâlarının kaydedilmiş olması sahiden de ‘’bu ne perhiz, bu ne turşu’’ darb-ı meselini hatırlatmaktadır. Hadis müdâfiî geçinen Abdulfettah Kevserî, mutad yazılar yazdığı mecmuânın bir sonraki sayısında (hadi opsiyonlu davranalım) ya da ilerleyen sayılarında, Muharrem Ayının ve âşûrâ gününün fezâîline dair uydurma haberleri kaydetmiş bulunan yazarı ve dergisinin buna müsaade eden politikasını da tenkit ede(bile)cek midir?

Sözünü ettiğimiz duâ ve fazîletlerden önce gelen: ”Cevâhiru’l-hams, Na‘tü’l-bidâyâ ve Nüzhetü’l-Mecâlis gibi eserlerde zikredilen rivâyetlere göre Muharrem ayında yapılacak duaların birçok faziletleri vardır. Bu duâlar, keşif ehli âlimler ve sâlih zâtlar tarafından mücerreb olduğu için bizler de burada zikrediyoruz‘’[15] şeklindeki takdîm yazısı da Abdulfettah Kevserî’nin: ‘’uydurma olduğu bilinen hadislerle amel etmeyi meşru görmek haramı helal saymaktır‘’[16] şeklindeki ifadeleriyle taban tabana zıt görünmektedir.

Maksadımız niyet okuyuculuğuna soyunmak değildir ama yazarın makalesine sadece göz ucuyla bakıldığında ortaya çıkan bunca tezat ve garabet, bunun pek de iyi niyet mahsulü olmadığını göstermektedir. Bizim bu yazımızı yayınlamaktaki niyetimiz her ne kadar Cübbeli Ahmed hocanın Perşembe Sohbetinden önce idiyse de, bunda muvaffak olamadık. Cübbeli Ahmed hocanın müdahil olması ve Marifet Derneğinin de bu yazıyı resmî facebook sayfasında ayrıca yayınlamış olmasından sonra iş artık farklı bir mecraya sürüklenmiş; bizden de çıkmıştır.

Kalpleri, niyetleri ve her şeyin doğrusunu bilen, nihai hükmü de verecek olan, yalnızca Allah Subhânehû Tebâreke ve Te’âlâ Hazretleridir.

[1] Kâdı Beydâvî derslerinin bahsettiğimiz Yâsîn-i Şerîf tefsiriyle başlayan ilk dersini zannederiz gelen tepkiler üzerine Cübbeli Ahmed hoca efendinin sitesinden kaldırılmış durumda. Daha önce indirmiş olduğumuz bu sohbet, hoca efendinin sitesinden kaldırılmışsa da, bizim arşivimizde mevcuttur.
[2] Youtube sitesinde 13 Eylül 2010 tarihinde ilk kez yayınlandığı gözlemlenmektedir. Bu adreste sohbet 12 parça haline yayınlanmış; https://www.youtube.com/watch?v=yFvRMifyNMc burada ise: 26 Nisan 2011 tarihinde: https://www.youtube.com/watch?v=6XxLFL9Hr3Q adresi üzerinden yayınlanmıştır. Söz konusu sohbet, Meva‘îzu’l-Ahmediyye (Cübbeli Hocanın Vaazları) kategorisinin 2. kitabı olarak satılmaktadır. http://www.lalegulkitabevi.com/urun/hadislere-iman_197.aspx?CatId=130
[3] İlgili tartışmanın başlangıcı, gelişimi ve serencamı için bkz. ‘’Ebubekir Sifil hoca ve Cübbeli Ahmed hoca tartışması nasıl başladı, neler oldu?’’ http://www.musellem.net/ebubekir-sifil-hoca-ve-cubbeli-ahmed-hoca-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/
[4] Yazılarına Kasım 2014 sayısında başladığı anlaşılan Abdulfettah Kevserî’nin bahsettiğimiz türden yazılarını beyan sadedinde birkaç örnek:

1- ‘’Bu Gidiş Nereye’’, Kasım 2014.  Yazar bu makalesinde, ders kitaplarını ve müfredatı eleştirerek Milli Eğitim Bakanlığına ve haliyle bu Bakanlığın bağlı bulunduğu hükümete veriştirmektedir. Muhtevadaki eleştiriler esasında bizim de katıldığımız ve zaman zaman dikkat çektiğimiz türden eleştirilerdir. Lâkin bu eleştirinin bu isimle kaleme alınmış olması bu noktada dikkat çekicidir.

2- ‘’Hadis İnkârcılığı Ankara Ekolü’’, Aralık 2014. Yazar bu makalesinde Ankara Okulunu ve Diyanet İşleri Teşkilatını tenkit etmektedir.

3- ‘’Hadis İnkârcılığı Dine Hizmet Perdesi Altında Dini Yıkmak’’, Ocak 2015. Yazarın bu makalesinde de hedefte yine Ankara Okulu, hadis inkârcıları ve Diyanet İşlerinin hadis çalışmalarında bulunan ilâhiyatçılar var.

4- ‘’Ehl-i Sünneti Devlet Kurumlarıyla Yıkmak’’, Şubat 2015. Yazarın bu makalesi Marifet Derneğinin Hükümet aleyhtarı olduğu yönünde haberler çıkmasına sebep olmuş, İsmâilağa mensuplarının da tepkisini çekmiş ve İsmâilağa Câmii İlim ve Hizmet Vakfı, bu yazıya karşı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiştir. (Açıklama için bkz. https://www.ismailaga.org.tr/basin-aciklamasi-marifet-dergisi-subat-2015-sayisinda-yayinlanan-yazi-hakkinda ) Yazarın bu yazıya gelen tepkilerden sonra uzunca bir süre; Şefaat, Kabir Azabı gibi Ehl-i Sünnet’in temel konularıyla ilgili müdafaa tarzı bir serî başlattığı ve bu tür konulara girmediği anlaşılmaktadır.  Aradan takriben dört ay geçtikten sonra yazarımız yine aynı formuyla kaldığı yerden devam etmiştir.

5- ‘’Dirilişin Nâkıs Yıldızı’’, Haziran 2016. Yazarımızın bu yazıdaki boy hedefi, Nureddin Yıldız hoca olmuştur. Hocanın haddini ziyadesiyle aşmış olan sözleri ve birtakım incitici benzetmeleri bu yazıda alabildiğince özgür bir şekilde tenkit edilmiştir.

Örneklerin daha da artırılabilmesi mümkündür fakat biz daha fazla uzatmamak adına bu kadarla iktifa ettik.
[5] Bu yorumu naçizane dergi tecrübelerimize dayanarak yapmış bulunuyoruz.
[6] Abdulfettah Kevseri, ‘’İşlerin En Hayırlısı Orta Olanlarıdır (Cübbeli Ahmet Hocanın Hadis İlmi Garabeti), Marifet Dergisi, Muharrem/Ekim 2016, Y.5, sy.49, shf. 52.
[7] A.y.
[8] Abdulfettah Kevseri, shf. 53
[9] Cübbeli Ahmed hocanın, 15 Temmuz darbe girişimi esnasında Marifet Derneği yetkilileriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsettiği video için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=sals7KI51UM ; Yenişafak gazetesinin konuyla ilgili haberleri için bkz. ‘’Darbeden Yana Tavır Aldı’’, http://www.yenisafak.com/gundem/darbeden-yana-tavir-aldi-2513252 ; Muhammed Keskin’in, Marifet Derneğinin Facebook sayfası üzerinden yaptığı açıklamaların video kayıtları için bkz.

Bölüm 1: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1073615402692611/

Bölüm 2: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074123535975131/

Bölüm 3: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074157345971750/

Bölüm 4: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074166419304176/

Bölüm 5: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074188735968611/

Bölüm 6: https://www.facebook.com/marifetdernegi/videos/1074190219301796/
[10] A.y.
[11] Abdulfettah Kevseri, s.52
[12] İlgili hadîs, Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Abbas’tan (Radıyallâhu Anhûm) rivâyetle kaydedilmiştir. Hadîsin sıhhat-zaaf değerlendirmesi noktasında; Münzirî, mevzû‘, Zehebî (Mîzânü’l-İ‘tidâl’inde) bâtıl; Zeyla‘î (Nasbu’r-Râye’sinde) mevzû‘ hükmünü beyan etmişlerdir. Râvîler arasında bulunan Ahmed b. ‘Îsâ hakkında: ‘kezzâb’,  şeklindeki en ağır cerh ifadesi kaydedilmiştir.
[13] Hasan Erbay, ‘’Dualar/Muharrem Ayı ve Aşûre Günü’’, Marifet Dergisi, Muharrem/Ekim 2016, y.5, sy.49, shf. 80-83
[14] Hocamız allâme, fakih, muhaddis, edib Şeyh Abbâs el-Alevî el-Mâlikî el-Mekkî el-Hasenî (Allah onu korusun ve ömrüne afiyet versin) el-Menhelü’l-latîf fî ahkâmi’l-badîsi’d-daîf adlı risalesinin sonunda (s. 29) şöyle demektedir: ‘’Faide: Âlimler pek çok kitap zikretmiştir ki, araştırma ve inceleme yapmadan insanın bunlardan bir hadisi nakletmesi uygun değildir. Hatta bazılarında mevzu hadislerin zikredilmesi daha ağır basmaktadır. Mesela;

Abdurrahmân es-Saffûrî’nin Şemsü’l-maârif ve Nüzhetü’l-mecâlis adlı eserlerinde, çok miktarda mevzu‘ hadis bulunduğundan dolayı güvenilemez. Hatta Dımeşk muhaddisi Burhaneddin, okunmasından sakındırmış; Celâleddîn es-Suyûtî ise haram saymıştır.’’ (Abdulfettah Ebû Ğudde merhumun, Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy el-Ensârî el-Leknevî el-Hindî’nin el-Ecvidetü’l-Fâdıla’sına tahkîkinin Yrd. Doç. Dr. Hayati Yılmaz tarafından gerçekleştirilen çevirisinden naklen.)
[15] Hasan Erbay, shf. 83
[16] Abdulfettah Kevseri, shf. 53

Felsefe Tarihi Dersinden Arta Kalan Abelardus & Heloise’nin Dillere Destan Aşkı

01(Resim: Abelardus ve Heloise’nin, ölümlerinden çok sonraları bedenlerinin yan yana getirildiği anıt mezara aittir.)

Abelardus, 1079’da bir şövalyenin oğlu olarak doğar, 1142’de ölür. Şövalye oğlu olması hasebiyle, asker ya da devlet adamı olması yönündeki baskılara karşılık o, düşünce dünyasına yoğunlaşanlar arasına katılmak ister ve katılır da! Biz onu skolastik dönemin tümeller sorununa çözüm getiren ve diyalektiğin özgün kullanımı noktasında çığır açan filozof olarak tanırız. O, saymış olduğumuz özelliklerinin yanı sıra şiirleri ve Rahibe Heloise ile yaşamış olduğu aşkla, düşünce tarihinin üzerine bir de aşk tarihine damgasını vurur…

‘Felaketler Tarihi / Bir mutsuzluk Öyküsü’ olur en meşhur eserinin adı. Helosie ile yaşayamadığı aşkı onu böyle bir mutsuzluğa ve felakete sürüklemiştir. Onların felaketinin tarihe geçen diğer âşıklardan farkı, kavuşamamaya, ayrılığa bağlı bir mutsuzluk değil, kavuştuktan sonra başlarına gelen bir dizi hadiselerdir…

Heloise, bilge adam Abelard’ın onlarca öğrencisinden biridir fakat zekası ve birikimiyle onun dikkatini celbetmeyi başarır. İş, özel ders vermeye kadar gider. Yeğeni Heloise’nin vasisi Fulbert’in ,aşkı farketmesi ve en mühimi de bu birliktelikten Heloise’nin hamile kaldığını öğrenmesi işin boyutunu değiştirir. Fulbert, vasisi olduğu Heloise’nin dayısı değildir kimilerine göre. Birlikteliğe karşı çıkışı da gün gibi aşikâr etmiştir Heloise’de gözü olduğunu. Astrolabe’dir doğan çocuğun ismi (felsefe Tarihi öğrencisi olarak, muhtemel bir filozoftan kurtulmuş olduğumuzdan bu işe sevinsek mi yoksa bir yavrucağın akıbetine üzülsek mi bilinmez) fakat kendisi hakkında herhangi bir bilgi ya da haber ulaşmış değildir bizlere, bilinememiştir ahvali ve akıbeti…

Bu vetireyle birlikte, ayrılığa icbar olurlar. Netice Abelardus’un hadım olmasına ve kitaplarının yakılmasına, Heloise’nin ise zorunlu bir hapis hayatına duçar olmasına kadar varır. Güya habersiz bir şekilde uzaktan uzağa takip ederler birbirlerini. Sonra, bir dönem sekteye uğramış mektuplaşmalar yeniden devam eder. Felaketler yumağına bir başkaldırı, acıya karşı, sızıya karşı aksülameldir bu mektuplaşmalar…

Son mektuplaşmalarla bu felaketler serencamı da son bulur. Önce Abelardus ölür manastırda, isteği gereği sığınağa gömülür, Heloise Abelardus’un cansız bedenini gömülü olduğu yerden vazifesini ifa ettiği sığınağın altına naklettirir. Daha sonra da Heloise ölür ve sığınağın altında böylece buluşuverirler. Sonunda cansız bedenleri bir anıt mezarla birlikte asırlar sonrasına kadar bir aşk merkezi olarak hep canlı, hep dipdiri öylece kalır…

02

Âşıklar şehri Paris’in bu özelliğine, söz konusu anıt mezarı da eklemek yerinde olacaktır belki de… Mektuplar da yayınlanmıştır, mektuplardan yola çıkılarak hazırlanmış bazı kitaplar da… Ronald Duncan bu mektupları birleştirerek dramayı bir tiyatro metni olarak başarıyla işler ve konuyla ilgili olanlar arasında en çok rağbet gören çalışma da bu olur. Söz konusu çalışma Zeynep Avcı tarafından 1996 senesinde Türkçemize kazandırılır. Hikâyenin sadece özetinin tesiriyle, kimileri tarafından; ‘’ölmeden önce yapılacak işler’’ listesinde yer verilen bu kitabı okuma işi, bayrama müteakip yaz tatilimde yapacağım işlerden birisi olmuştur benim için…

3 Temmuz 2015 Cuma, 11:49 UTC+03

Secdeden Miraca Pertevniyal Valide Sultan Camii

valide camii

Rivayet odur ki: Müezzinin her farzın kâmetinden evvel çektiği gülbankta ruhuna fâtihâ-i şerîfeler okunan Pertevniyal Valide Sultan, adına yaptırdığı caminin temel atma törenini uzaklardan bir pencereden seyreylemiştir. Nüfuzu vesilesiyle Ümmü’l-Cihân olarak anılmış, Kudretli bir sultan olan oğlunun, kadere muhalif düşmek sebebiyle tahttan indirilişine şahit olmuş, Sultan II. Abdulhamid Hân’ın, itibarını iadesine dek, yalınayak ve dahi feracesiz dolaştırılmak, tutulup çekilerek darp edilmek ve zorunlu ikametten mahpusluğa varana kadar türlü türlü saygısızlıklara maruz kalmıştır. Oğluna ihanet edenlerin cezaya çarptırılmasıyla ciğerine su serpilmişse de, genel ifadeyle ömrünün sonuna dek ıstırap içerisinde bir hayat sürmüştür.

Adına yaptırdığı; defninin de gerçekleştiği türbeyi, muvakkithaneyi, müezzin odalarını, mektep ve kütüphaneyi kapsayan koca külliye, merkezindeki camiyle de beraber yapayalnız kalmış gibidir; her nereden bakılırsa bakılsın. Ziyaretçileri karşılamak için özenle yapılmış o eşsiz çeşme, çatlamış topraklardan farksız gibidir şimdilerde. Önüne yapılmış köprülü kavşakla kapanıp pusacağı yerde, sanki ondan daha sonra yapılmışçasına ve onu yararcasına dimdik bir duruş sergilemektedir; farkını fark etmiş olanlara, bir yandan Aksaray, bir yandan Laleli, bir yandan da Fatih cihetinden, alakadar muhataplarına salınarak…

Sanattan, estetikten ve mimariden anlayanlar için eşsiz bir şaheserken, Osmanlıcı(lık iddiasında olan)ların, fanatik saltanatçıların, mutaassıp hanedancıların dahi: ‘’Batı mimarisinin tasallut ettiği dönemin eseridir’’ ‘’eklektiktir’’ , ‘’neogotik’’tir diyerek tıpkı Beylerbeyi ve Dolmabahçe Sarayları ya da Büyükmecidiye (Ortaköy) ve Nusretiye camileriyle Kuleli Kışlası gibi, öteleyip örseledikleri, acımasızca ve duygusuzca adeta üvey evlat muamelesi ettikleri bir eserdir.

Büyükmecidiye Camii gibi; günün, güneşin, evlere şenlik günlük-güneşlik süzüldüğü ve dolup taştığı, ince işlemeleri ve duvarların her zerresini saran bezeme zenginliği ve kalem içi süslemeleriyle adeta bir sihirbaz gibi büyüleyen yapısının tesiriyle hayran bırakır bakmayı bilenleri…

Taş işçiliği tarzıyla ve kullanılmış olan malzemesiyle; neme, rutubete, sahil kentinde ikamete uygun olmadığından, her dem tamirat ve tadilat görme ihtiyacı hissetse de, hemen yanı başındaki alt geçit, önemli bir otantik ve alaturka alış-veriş merkezi olmayı hak ederken ona çöplükler reva görülse de; otellere, koca kente, metropole meydan okuyan bir şaheser, dik başlı bir şahmerandır. Mecazdan hakikate; Marmaray, Metro ve İDO yolcularıyla, Vatan, Millet ve Ordu caddesine yolu düşenlerin, secdeden miraca selamlandığı yerdir…

Yetki Zehirlenmesi Dediğimiz Bir Şey Vardır…

Yetki zehirlenmesi dediğimiz bir şey vardır… Hani şu, hak etmediği makamlara getirilip de yönetemeyeceği yetkilerle donatılan. Adaleti sağlayacağı yerde, giydiği –belki de sonradan değiştirdiği- gömlek, üzerinde birkaç kat büyük duran kimselerin, gazabına uğradığı o vahim hâl, içler acısı ahvâldir o… Tezahürü aynıdır işin aslı, yalnızca sonuç itibariyle seviyeye göre farklılık arz eder.

Önce sınıf başkanı olarak çıkar karşımıza. Başkan kolluğunu taktığında… Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

 

G-20’yi Tarihi Bir Fırsata Dönüştürebiliriz…

G-20 zirvesi bu yıl Tayyip Bey’in Dönem Başkanlığında, Ülkemizde, Antalya İlimizde gerçekleşiyor. Zirvenin bitmesine artık sayılı saatler kaldı. Yarın sona ermiş olacak, kanlı veya kansız… ‘Kanlı veya kansız’ derken, bizim itibarımızı zedeleyecek bir duruma işaret ediyor değilim. Zira çok ciddi güvenlik önlemleri alınmış durumda. Biz istemeden, biz tercih ve takdir etmeden hiçbir olumsuz durum söz konusu olmayacaktır.

Dünyanın önde gelen yani Dünya siyasetine yön veren, buna bir şekilde tesir eden Liderlerin ve Mali işleri yönetenlerin hepsini bu topraklarda bir arada böylece cem edebilmek bir daha mümkün olmayabilir. O yüzden, bu zirveyi tarihi bir fırsata dönüştürebilmek için artık son saatler…

G-20

Binlerce yıldır çektiğimiz yasın bizdeki yarasına merhem olsun bu zirve, öç almanın bize geçen sırası ve vakti-zamanı olsun… Hiçbir şeyi unutmadık… Yapılan zulümler sanmayın ki dün oldu, hepsi bugünkü kadar taze, az önce olmuş gibi sanki, unutmuş değiliz hiçbir şeyi…

Dünyayı kan gölüne çevirenlerden, sömürgecilik yoluyla insan kanı içenlerden, binlerce yıldır din, inanç ve düşünce hürriyetine ket vuranlardan, toplu katliamın kanı, toplu idamların yağlı urganı ellerine bulaşmış vampirlerden… İhanet ve hıyanet denildiğinde akla ilk gelenlerden ve daha nicelerinden hesap sorma fırsatıdır bu fırsat…

Liderlerin ve Müdürlerin hepsi bir arada bir mekânda bulunmaktayken, alın uzun namlulu silahları pusatlanmış özel timi içeri, kapatın kapıları sıkı sıkıya… Bütün konukları alın çapraza, çalıştırın makinelileri serîce… Tatilcilerin günahlarıyla inleyen Antalya, bu sefer silah sesleriyle inlesin. Manavgat, intikam sevinciyle çağlasın. Liderlerin sözde yeni dünyaya savurdukları pişkin kahkaha ve sırıtma silüetiyle mundar edilmiş toplantı salonu duvarları, mermi sesleri ve insan feryadıyla çınlayarak şenlensin. Saltanatını kan üzerine, zulüm üzerine kurmuş olan bu zalimlerin katlinin, tahtının ve tacının yıkılışının şahidi görüntüler, tüm dünyaya olanca çıplaklığıyla servis edilsin… Bütün dünya ürperip endişeye kapılsın, korkuyla yoğrulsun… Bu, yeni bir başlangıç, asırlara, geleceğe kutlu bir meydan okuyuş olsun…

Ölümlü dünya Tayyip Bey! Rahatsızlıkların da var. Bırak ne olacaksa olsun senden sonra, düşünme bunları. Sanki daha mı fena olacak? Gemi azıya almışçasına hırçınlaşarak bir kereliğe mahsus, biz karartalım gözümüzü. Zalim diyenler, zulüm diyenler ne derse desin. Katlederek, kan dökerek adalet dağıtalım. Bunu yapar, bunu tercih edecek olursan, Türk kanı taşıyan, Türklük gurur ve şuuruna sahip herkes yanında olur. Âlemi ateşe veren alçakların ateşinin içinde pervane olup durmaktansa, bırak da bu sefer biz yakalım ateşi, varsın kendi yaktığımız ateşin içinde biz pervane olalım, olacaksa zaten istisnasız herkes. Kan gölüne dönecekse eğer Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu, bırak da dönsün her bir yan/dört bir yan…

Yani… Sıra dışı bir fantezi… Polat Alemdar’ı da aşar bu kadarı hiç şüphesiz…