Felsefe Tarihi Dersinden Arta Kalan Abelardus & Heloise’nin Dillere Destan Aşkı

01(Resim: Abelardus ve Heloise’nin, ölümlerinden çok sonraları bedenlerinin yan yana getirildiği anıt mezara aittir.)

Abelardus, 1079’da bir şövalyenin oğlu olarak doğar, 1142’de ölür. Şövalye oğlu olması hasebiyle, asker ya da devlet adamı olması yönündeki baskılara karşılık o, düşünce dünyasına yoğunlaşanlar arasına katılmak ister ve katılır da! Biz onu skolastik dönemin tümeller sorununa çözüm getiren ve diyalektiğin özgün kullanımı noktasında çığır açan filozof olarak tanırız. O, saymış olduğumuz özelliklerinin yanı sıra şiirleri ve Rahibe Heloise ile yaşamış olduğu aşkla, düşünce tarihinin üzerine bir de aşk tarihine damgasını vurur…

‘Felaketler Tarihi / Bir mutsuzluk Öyküsü’ olur en meşhur eserinin adı. Helosie ile yaşayamadığı aşkı onu böyle bir mutsuzluğa ve felakete sürüklemiştir. Onların felaketinin tarihe geçen diğer âşıklardan farkı, kavuşamamaya, ayrılığa bağlı bir mutsuzluk değil, kavuştuktan sonra başlarına gelen bir dizi hadiselerdir…

Heloise, bilge adam Abelard’ın onlarca öğrencisinden biridir fakat zekası ve birikimiyle onun dikkatini celbetmeyi başarır. İş, özel ders vermeye kadar gider. Yeğeni Heloise’nin vasisi Fulbert’in ,aşkı farketmesi ve en mühimi de bu birliktelikten Heloise’nin hamile kaldığını öğrenmesi işin boyutunu değiştirir. Fulbert, vasisi olduğu Heloise’nin dayısı değildir kimilerine göre. Birlikteliğe karşı çıkışı da gün gibi aşikâr etmiştir Heloise’de gözü olduğunu. Astrolabe’dir doğan çocuğun ismi (felsefe Tarihi öğrencisi olarak, muhtemel bir filozoftan kurtulmuş olduğumuzdan bu işe sevinsek mi yoksa bir yavrucağın akıbetine üzülsek mi bilinmez) fakat kendisi hakkında herhangi bir bilgi ya da haber ulaşmış değildir bizlere, bilinememiştir ahvali ve akıbeti…

Bu vetireyle birlikte, ayrılığa icbar olurlar. Netice Abelardus’un hadım olmasına ve kitaplarının yakılmasına, Heloise’nin ise zorunlu bir hapis hayatına duçar olmasına kadar varır. Güya habersiz bir şekilde uzaktan uzağa takip ederler birbirlerini. Sonra, bir dönem sekteye uğramış mektuplaşmalar yeniden devam eder. Felaketler yumağına bir başkaldırı, acıya karşı, sızıya karşı aksülameldir bu mektuplaşmalar…

Son mektuplaşmalarla bu felaketler serencamı da son bulur. Önce Abelardus ölür manastırda, isteği gereği sığınağa gömülür, Heloise Abelardus’un cansız bedenini gömülü olduğu yerden vazifesini ifa ettiği sığınağın altına naklettirir. Daha sonra da Heloise ölür ve sığınağın altında böylece buluşuverirler. Sonunda cansız bedenleri bir anıt mezarla birlikte asırlar sonrasına kadar bir aşk merkezi olarak hep canlı, hep dipdiri öylece kalır…

02

Âşıklar şehri Paris’in bu özelliğine, söz konusu anıt mezarı da eklemek yerinde olacaktır belki de… Mektuplar da yayınlanmıştır, mektuplardan yola çıkılarak hazırlanmış bazı kitaplar da… Ronald Duncan bu mektupları birleştirerek dramayı bir tiyatro metni olarak başarıyla işler ve konuyla ilgili olanlar arasında en çok rağbet gören çalışma da bu olur. Söz konusu çalışma Zeynep Avcı tarafından 1996 senesinde Türkçemize kazandırılır. Hikâyenin sadece özetinin tesiriyle, kimileri tarafından; ‘’ölmeden önce yapılacak işler’’ listesinde yer verilen bu kitabı okuma işi, bayrama müteakip yaz tatilimde yapacağım işlerden birisi olmuştur benim için…

3 Temmuz 2015 Cuma, 11:49 UTC+03

Reklamlar

Secdeden Miraca Pertevniyal Valide Sultan Camii

valide camii

Rivayet odur ki: Müezzinin her farzın kâmetinden evvel çektiği gülbankta ruhuna fâtihâ-i şerîfeler okunan Pertevniyal Valide Sultan, adına yaptırdığı caminin temel atma törenini uzaklardan bir pencereden seyreylemiştir. Nüfuzu vesilesiyle Ümmü’l-Cihân olarak anılmış, Kudretli bir sultan olan oğlunun, kadere muhalif düşmek sebebiyle tahttan indirilişine şahit olmuş, Sultan II. Abdulhamid Hân’ın, itibarını iadesine dek, yalınayak ve dahi feracesiz dolaştırılmak, tutulup çekilerek darp edilmek ve zorunlu ikametten mahpusluğa varana kadar türlü türlü saygısızlıklara maruz kalmıştır. Oğluna ihanet edenlerin cezaya çarptırılmasıyla ciğerine su serpilmişse de, genel ifadeyle ömrünün sonuna dek ıstırap içerisinde bir hayat sürmüştür.

Adına yaptırdığı; defninin de gerçekleştiği türbeyi, muvakkithaneyi, müezzin odalarını, mektep ve kütüphaneyi kapsayan koca külliye, merkezindeki camiyle de beraber yapayalnız kalmış gibidir; her nereden bakılırsa bakılsın. Ziyaretçileri karşılamak için özenle yapılmış o eşsiz çeşme, çatlamış topraklardan farksız gibidir şimdilerde. Önüne yapılmış köprülü kavşakla kapanıp pusacağı yerde, sanki ondan daha sonra yapılmışçasına ve onu yararcasına dimdik bir duruş sergilemektedir; farkını fark etmiş olanlara, bir yandan Aksaray, bir yandan Laleli, bir yandan da Fatih cihetinden, alakadar muhataplarına salınarak…

Sanattan, estetikten ve mimariden anlayanlar için eşsiz bir şaheserken, Osmanlıcı(lık iddiasında olan)ların, fanatik saltanatçıların, mutaassıp hanedancıların dahi: ‘’Batı mimarisinin tasallut ettiği dönemin eseridir’’ ‘’eklektiktir’’ , ‘’neogotik’’tir diyerek tıpkı Beylerbeyi ve Dolmabahçe Sarayları ya da Büyükmecidiye (Ortaköy) ve Nusretiye camileriyle Kuleli Kışlası gibi, öteleyip örseledikleri, acımasızca ve duygusuzca adeta üvey evlat muamelesi ettikleri bir eserdir.

Büyükmecidiye Camii gibi; günün, güneşin, evlere şenlik günlük-güneşlik süzüldüğü ve dolup taştığı, ince işlemeleri ve duvarların her zerresini saran bezeme zenginliği ve kalem içi süslemeleriyle adeta bir sihirbaz gibi büyüleyen yapısının tesiriyle hayran bırakır bakmayı bilenleri…

Taş işçiliği tarzıyla ve kullanılmış olan malzemesiyle; neme, rutubete, sahil kentinde ikamete uygun olmadığından, her dem tamirat ve tadilat görme ihtiyacı hissetse de, hemen yanı başındaki alt geçit, önemli bir otantik ve alaturka alış-veriş merkezi olmayı hak ederken ona çöplükler reva görülse de; otellere, koca kente, metropole meydan okuyan bir şaheser, dik başlı bir şahmerandır. Mecazdan hakikate; Marmaray, Metro ve İDO yolcularıyla, Vatan, Millet ve Ordu caddesine yolu düşenlerin, secdeden miraca selamlandığı yerdir…

Kâmil Mürşid Ve İctihad Ehliyeti

Talha Hakan Alp Hocaefendi şöyle buyuruyorlar:
‘’Bir sufî de tasavvuf alanında bir müctehiddir, Kur’an, sünnet, icma ile çatışmamak kaydıyla formlar geliştirebilir. Yaşadığı bölgeye, kültüre ve hitap ettiği İnsanların mizaç ve meşrep özelliklerine göre yeni formlar, uygulama ve örgütlenme biçimleri geliştirebilir.’’ (Hocaefendinin sözleri bitti.)

Bu konuyla ilgili birkaç kelâm edelim…
Tasavvufta ictihad mevzuunu salt olarak her Sûfî için ayrı bir durum olarak değil de kurumsal anlamda, öncü bir şahsiyetin, bir mürşidin özelinde ele almak daha doğru. Bir mürşid, gerekli gördüğünde tıpkı mezheplerin fukahasının yaptığı gibi ictihad edebilir, elbette usulü fıkıh kaidelerine ve ayrıca müntesibi bulunduğu Tarîkat-ı Aliye’nin temel usulüne bağlı kalmak şartıyla.

Mezheblerle mukayeseli bir şekilde detaylandırılabilir bu konu. Tarîkât-ı Âliye içinde ictihad faaliyetinde bulunan Pir veya Pîr-i Sânî ünvanlarıyla tasavvufi ıstılahatta sıfatlanan bu zâtlar daha çok fıkıh alanında Müntesip Mutlak Müctehid diye tabir edilen –bir mezheb imamının usulünü benimseyip o usul doğrultusunda yeri geldiğinde imamına dahi muhalefet noktasında bir ictihad faaliyetinde bulunabilen- müctehidlerin durumuna benzemektedir.

Örnek olarak Hanefi Mezhebi ile mukayeseli bir şekilde anlatabiliriz.
Hanefi mezhebi nasıl ki Ebu Hanife Rahimehullah ile başlamadığı gibi Nakşibendiyye de Şâh-ı Nakşibend ile başlamamıştır, Hanefi Mezhebinin Hammad-Nehai-Alkame-Abdullah b. Mes’ud ve başka bir silsilesi ve geçmişi olduğu gibi Nakşibendiyye’nin de birçok mürşidle gelen üç ayrı koldan silsilesi, ciddi bir geçmişi vardır ama nasıl ki Hanefi Mezhebi Ebu Hanife Rahimehullahın etrafında tedvin edilip kurumsallaşmışsa Nakşibendi Tarikatı da Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin Kuddise Sirruhu etrafında tam teşekküllü olarak kurumsallaşmıştır.

Konuya dönecek olursak; Tarîkat içi bu ictihad faaliyeti o kadar belirgindir tarîkatin ismine dahi yansımıştır. Nakşibendi tarîkati tarih içerisinde bazı isimlerle anılmıştır. Mesela; Ubeydullah Ahrardan sonra Tarikatı Aliye-i Nakşibendiyye-i Ahrariyye, İmamı Rabbani Döneminden sonra …Nakşibendiyye-i Müceddidiyye, Muhammed Masumdan sonra Nakşibendiyye-i Masumiyye, Mirza Can Cananı Mazhardan sonra Nakşibendiyye-i Mazhariyye şeklinde. Bu isimlerle anılışı da bu ictihad faaliyetinin bir sonucudur yani bu zâtların her birinin döneminde Tarîkat-ı Âliye’nin edep-erkânında bizzat bu zâtlar tarafından bazı tasarruflarda bulunulmuş olması sebebiyledir. Bazı yeni edepler ilave edilmiştir.

Nitekim en son meşhur olarak Nakşibendiyye-i Halidiyye olarak anılmıştır Nakşîbendîlikten Mevlânâ Hâlid Hazretlerinden gelen kollar. Bu da bir Pîr-i Sânî olarak Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin Tarîkât-ı Âliye’nin edep-erkânında bazı değişikler yapmış olması sebebiyledir.

Genel İctihad Örnekleri:
Abdulhalık Goncdüvâni Hazretleri’nin koymuş olduğu sekiz esasın İmamı Rabbani tarafından onbire çıkarılması, haps-i nefes dersinin nakşibendilerin gündemine gelmesi, bazı mürşidlerin cehri zikirden tamamen men etmeleri, bazılarının ise bu usulle de ders telkin etmeleri, hatme-i hâcegân’ın günün belli bir saatinde sabitlenmesi sürekli kılınması, mürşidin ğıyabındaki râbıtanın, ahir zamana yaklaşmaktan kaynaklanan kısmi gevşeklik sebebiyle zorunlu bir ders olarak her gün belli bir vakitte olacak şekilde erkân arasına dahil edilmesi, ders usulünün vukuf-i kalbî ile başlayıp bazı tilavet-salavat derslerinin ilavesiyle birlikte Letâif ile daha sonra da Nefy-u İsbât ile bunun da haps-i nefes ve vukuf-i adedi ile beraber devam edecek şekilde belirlenmesi, murakabe usulünün ayrıca belirli bir şekilde erkâna yerleştirilmesi gibi tercihlerin böylece kurumsallaşması noktasında bu parağrafta zikretmiş olduğumuz bütün hususları Tarîkât-ı Âliye içerisinde Mürşidlerin ictihad faaliyetine birer örnek olarak zikredebiliriz.

Yetki Zehirlenmesi Dediğimiz Bir Şey Vardır…

Yetki zehirlenmesi dediğimiz bir şey vardır… Hani şu, hak etmediği makamlara getirilip de yönetemeyeceği yetkilerle donatılan. Adaleti sağlayacağı yerde, giydiği –belki de sonradan değiştirdiği- gömlek, üzerinde birkaç kat büyük duran kimselerin, gazabına uğradığı o vahim hâl, içler acısı ahvâldir o… Tezahürü aynıdır işin aslı, yalnızca sonuç itibariyle seviyeye göre farklılık arz eder.

Önce sınıf başkanı olarak çıkar karşımıza. Başkan kolluğunu taktığında… Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

 

G-20’yi Tarihi Bir Fırsata Dönüştürebiliriz…

G-20 zirvesi bu yıl Tayyip Bey’in Dönem Başkanlığında, Ülkemizde, Antalya İlimizde gerçekleşiyor. Zirvenin bitmesine artık sayılı saatler kaldı. Yarın sona ermiş olacak, kanlı veya kansız… ‘Kanlı veya kansız’ derken, bizim itibarımızı zedeleyecek bir duruma işaret ediyor değilim. Zira çok ciddi güvenlik önlemleri alınmış durumda. Biz istemeden, biz tercih ve takdir etmeden hiçbir olumsuz durum söz konusu olmayacaktır.

Dünyanın önde gelen yani Dünya siyasetine yön veren, buna bir şekilde tesir eden Liderlerin ve Mali işleri yönetenlerin hepsini bu topraklarda bir arada böylece cem edebilmek bir daha mümkün olmayabilir. O yüzden, bu zirveyi tarihi bir fırsata dönüştürebilmek için artık son saatler…

G-20

Binlerce yıldır çektiğimiz yasın bizdeki yarasına merhem olsun bu zirve, öç almanın bize geçen sırası ve vakti-zamanı olsun… Hiçbir şeyi unutmadık… Yapılan zulümler sanmayın ki dün oldu, hepsi bugünkü kadar taze, az önce olmuş gibi sanki, unutmuş değiliz hiçbir şeyi…

Dünyayı kan gölüne çevirenlerden, sömürgecilik yoluyla insan kanı içenlerden, binlerce yıldır din, inanç ve düşünce hürriyetine ket vuranlardan, toplu katliamın kanı, toplu idamların yağlı urganı ellerine bulaşmış vampirlerden… İhanet ve hıyanet denildiğinde akla ilk gelenlerden ve daha nicelerinden hesap sorma fırsatıdır bu fırsat…

Liderlerin ve Müdürlerin hepsi bir arada bir mekânda bulunmaktayken, alın uzun namlulu silahları pusatlanmış özel timi içeri, kapatın kapıları sıkı sıkıya… Bütün konukları alın çapraza, çalıştırın makinelileri serîce… Tatilcilerin günahlarıyla inleyen Antalya, bu sefer silah sesleriyle inlesin. Manavgat, intikam sevinciyle çağlasın. Liderlerin sözde yeni dünyaya savurdukları pişkin kahkaha ve sırıtma silüetiyle mundar edilmiş toplantı salonu duvarları, mermi sesleri ve insan feryadıyla çınlayarak şenlensin. Saltanatını kan üzerine, zulüm üzerine kurmuş olan bu zalimlerin katlinin, tahtının ve tacının yıkılışının şahidi görüntüler, tüm dünyaya olanca çıplaklığıyla servis edilsin… Bütün dünya ürperip endişeye kapılsın, korkuyla yoğrulsun… Bu, yeni bir başlangıç, asırlara, geleceğe kutlu bir meydan okuyuş olsun…

Ölümlü dünya Tayyip Bey! Rahatsızlıkların da var. Bırak ne olacaksa olsun senden sonra, düşünme bunları. Sanki daha mı fena olacak? Gemi azıya almışçasına hırçınlaşarak bir kereliğe mahsus, biz karartalım gözümüzü. Zalim diyenler, zulüm diyenler ne derse desin. Katlederek, kan dökerek adalet dağıtalım. Bunu yapar, bunu tercih edecek olursan, Türk kanı taşıyan, Türklük gurur ve şuuruna sahip herkes yanında olur. Âlemi ateşe veren alçakların ateşinin içinde pervane olup durmaktansa, bırak da bu sefer biz yakalım ateşi, varsın kendi yaktığımız ateşin içinde biz pervane olalım, olacaksa zaten istisnasız herkes. Kan gölüne dönecekse eğer Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu, bırak da dönsün her bir yan/dört bir yan…

Yani… Sıra dışı bir fantezi… Polat Alemdar’ı da aşar bu kadarı hiç şüphesiz…

Kur’an’a Arzcıların Sevimli Afacanı Caner Taslaman’ın Hac Menasikine Müteallik Bazı İddiaları Hakkında

taslaman

Bu iddialar da elbette yeni değil… Yaşar Nuri Öztürk bir ara bunları epey söylüyordu, hocası Hüseyin Atay da… Onlar çaptan düşünce, onların bir dönem yaptıklarını haliyle birden çok kişi yapmaya çalışıyor. Ebubekir Sifil Hoca Efendi de zamanında şöyle bir temas etmişti:
https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/kuranda-ittifak-etmek/

‘Şeytan Taşlama’nın olup olmadığı ve hac menâsikinin belirlenmiş zamanlarda gerçekleştirilmesi gerektiğine dair aha buyurun size bir diğer Kur’ân’a Arz’cı: Bayındır’dan cevap…

Kur’ân merkezli düşünecek ve bütüncül bakacağız, ayetler de birbirini tefsir ediyor diyecek dolayısıyla ona göre hareket edeceğiz öyle değil mi?

Peki… Buyurun öyle yapalım…
”Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (ihrâma girerek) haccı (kendisine) gerekli kılarsa bilsin ki, hacda kadına yaklaşmak, günâha sapmak, kavga etmek yoktur. Allah, yaptığınız her iyiliği bilir. Yanınıza azık alın (da açlıktan korunun), azığın en iyisi korunmadır. Ey akıl sâhipleri benden korunun!” (2/el-Bakara-197)

Bu ayet, Hac’cın bilinen aylarda olduğunu ifade ediyor ve burada ihrama giriş-çıkış artık kişiye haccın ne zaman farz olacağı vs… bunlar beyan ediliyor.

Sonra bu bilinen aylar içerisinde, sabit zamana bağlanmış olan ibadetleri arıyoruz…

”Ki kendileri için birtakım faydalara tanık olsunlar ve (Allâh’ın) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allâh’ın adını ansınlar. Onlardan yeyin, sıkıntı içinde bulunan fakire de yedirin.” (22/Hac-28)

Burada ”belli günler”den bahsediliyor. Bu belli günü, sayılı günler olarak ifade eden ve ”iki gün içinde” vurgusunu yapan da bir başka ayet…

”Sayılı günlerde Allâh’ı anın (tekbir alın). Kim hemen iki gün içinde (Mina’dan Mekke’ye) dönerse ona günâh yoktur. Kim geri kalırsa korunduğu takdirde ona da günâh yoktur. Allah’tan korkun ve O’nun huzûruna toplanacağınızı bilin.” (2/Bakara-203)

Burada ”belirli iki gün”den bahsediliyor.

Not. Mealler Süleyman Ateş’ten..

Bu da; ‘uydurulmuş din’e birlikte saydırdıkları İslâmoğlu’nun: ”Hac menasikinin günleri bellidir, bunların farklı günlerde yapılabileceğini söylemek Kur’ân’a aykırıdır” sözlerini ihtiva eden ilgili yazısı. Bkz. http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_940_33_hacca-dair-sorular.html

Söz konusu pasaj aynen şöyle:
‘’ “Bilinen aylar”ı, “haccı bu aylar içinde canının çektiği zaman yap” şeklinde anlamak Kur’an’a aykırıdır. A) 2:199’daki “insanların çağlayıp geldiği yerden” ibaresi ve Hz. Peygamberin fiili sünneti haccın topluca yapılacağını amirdir. B) 2.203. ayette “sayılı günler” ibaresi açıktır. Bu, hac menasikinin zamanını ifade eder. C) Hac suresinin 28. ayeti de “bilinen günler”e işaret eder. Bunlar, menasikin ifa edildiği Zilhicce’nin 8-12. günleridir. Bilinen aylar, bilinen günleri içeren hac aylarıdır.

Mekke’de kalma müddetinin esnekliği hakkındaki bir hadise dayanarak diyebiliriz ki, bu ayet, “ihramlı kalmanın sınırını” ifade eder. Bundan çıkan sonuç, gidiş ve dönüşüyle birlikte tüm yol sürecinin haccın bir parçası olduğu gerçeğidir.’’

Bundan sonra… Taslaman’ın takipçileri boyunlarındaki Caner Tasmasını çıkarsınlar da, hakikatin ardına düşsünler.

Ordunun En Yüksek Noktası Yağlıtepe ya da Keyiş Kayası Üzerine

Ordunun En Yüksek Noktası Yağlıtepe ya da Keyiş Kayası Üzerine

Ordu’nun Doruk Noktası ya da Buzul Soğukluğu ve Kaya Kızgınlığında Yüreğe İşlenmiş Fantastik Bir Koordinat

yaglitepe-keyis-kayasi

Karın senede ilk düştüğü, karla kaplandığında tıpkı bir buzul kadar soğuk. Güneşin günle, şafakta ilk öpüştüğü, zevaldeyse kızıl kaya kadar kızgın. Sağanakla yıkanan, eşine ve benzerine ast rastlanan can suyuyla vadilere, obalara, köylere ve yaylalara hayat veren, kör dereleriyle coşup çağlayan, tozuyla ve toprağıyla aşındıkça aşınan, yeryüzüne çakılmış bir kazık. Gözlerin alabildiği son nokta, en geniş ufkun da hududu. Semaya dönük dik ve karlı, kararlı bir baş, göğe komşuluğunsa kapısı.

Eski çağların mirası, bugünün emaneti, yarıncıların sırdaşı, murislerininse şahidi. Birbiri üstüne yıkılıp kurulan medeniyetlerin beşiğini sallayan, uygarlıktan uygarlığa koşan, asırlara, çağlara meydan okuyan, yiğitlerin harmanı, er meydanının merkezi…

Bakmak ile görmek arasındaki farkı haykıran, fark edenle fark edemeyeni ayıran, farkında olanların gönlüne düşüp kayıran. Üç koca şehrin denge unsuru ve ortağı, yabanın hayat obası, köylerinse yatağı. Avcı palavralarının odağı, eski zaman yolcularının ölüp de kaldığı toplu insan kabristanı, hancıların umudu ve ekmek kapısı…

Neden-nereden takmışım kafaya, bilinmez. Aslında illa bir sebebi olması da gerekmez. Bir yerin hayranı olabilmek için oranın üstün özelliklere sahip olmasına veya rağbet görür olmasına lüzum yoktur. İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler’de dediği gibi: ‘’bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır ya da onun sana sorduğu ve ille de yanıtlamanı beklediği sorudur…”

Yağlı Tepe (veya Keyiş Kayası) de işte tıpkı böyle; kimilerine göre belki de, kuş uçmaz, kervan geçmez, ıssız bir yerdir lâkin benim sorduğum soruların cevabını, bazen zirvesinde, bazen yamacında, bazen eteklerinde, bazense yatağında bulduğum yerdir.

Maneviyattan maddiyata uzanan böyle bir sır perdesi vardır, kim bilir, belki de; Kaf Dağından tevarüs etmiş olduğu… Bir de Coğrafik, topoğrafik konumu ve özellikleri elbette…

Koordinat verecek olursak: 40.521083, 37.947679 şeklinde girilebilir ama burası zirvenin koordinatıdır. Bir kartal yahut şahin değilseniz, mümkün değildir oraya direkt konabilmeniz. Ordu İlinin, Aşut Obasındaki Gönderiç Tepesiyle birlikte en yüksek noktası, doruğudur. Yaklaşık olarak; Yavşan köyüne: 5, Herközü’ne 2, Maden obasına 3, Sivas sınırına 4, Giresun sınırına ise 6km. kadar bir mesafededir. İstavro obasına ise kendisine en yakın yerleşim birimidir.

Adına şiirler yazılmamış, türküler bestelenmemişse bu; değersizliğinden, işe yaramazlığından ya da önemsizliğinden değil, garipliğindendir. Hem bu kadar yüce olunurken hem de öylece garip, yapayalnız nasıl kalınabilir, bu durumun olurunun ispatı ve en çarpıcı da örneğidir.

Adı google’lerde dahi zor bulunuyor, yeri ve konumu ancak güçlükte tespit edilebiliyorsa bu; kıymetsizliğinden, dikkat çekmezliğinden değil bilakis birileri için rant kapısına dönüştürülmemiş oluşundan, jeolojik devirlerden kalma bakirliğini ve temizliğini hâlâ muhafaza ediyor oluşundan, karteller tarafından istismar aracı edinilememiş oluşundan, çirkin eller tarafından henüz kirletilmemiş oluşundandır. Tatil ya da bir tür turizm merkezi edinilip de çevresine oteller doluşmamasından, doğallığını, güzelliğini ve tazeliğini korumaya, itinayla devam edişindendir.

Adına kitap yazılmamışsa, yazmaya değer bulunmadığından değil, muhatap kitlesinin kır hayatına kendilerini kaptırışından, onun şerefini ve ululuğunu doğuştan kanıtsamış olmalarından, onunla, temelden ve zeminden içselleşmiş olarak onda fani bulunmakla, farkını ve farklılığını fark edemeyişlerindendir. Farkı, Büyükşehirlere gidilip de kentleşmenin çarpıklığını, gökdelenlerin yapmacıklığını görüp de onun kucağına gerisin geriye dönüldükten sonra belki fark edilebilir. Bakan gözler, bu itici ve kötü tecrübelerden sonra algılayabilir onu ancak!

Halbuki eskiler çok ama çok iyi bilirlerdi. İpek Yolları, ticaret kervanları geçerdi vaktiyle eteklerinden. En mühim, en işlek ticaret yollarından biriydi diyor tarihler…
Yazarken bile kıskandım açıkçası! Bakmayın, bilinmiyor, tanınmıyor, hak ettiği değeri görmüyor diye sitem ettiğime. İnternette ondan bahseden birkaç yazıyla beraber, ben de yazmasaydım keşke diyorum. Hiçbirimiz yazmasaydık, hiç bahsetmeseydik de, samimiyetsizlerin, vurguncuların ve zalimlerin onu keşfine kapı aralamasaydık.

Saat gelip de, yerinden kaldırılıp yürütülünceye dek, çirkin ve ürkütücü eller hiç değmese göğsüne. Vakti gelip de paramparça oluncaya dek, kirli eller alet etmeseler emellerine. Sularının başı tutularak barajlar ve HES’ler kurulup da kendisinin ve çevresinin dengesi hiç bozulmasa.

Varsın olmasın kimseciklerin haberi. Sarraf bile ne bilsin, kıymetinden zaten bellidir…